1. Dünya Savaşı: İnfilâk, Tahrip ve Yıkım #6

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce, eğer önceki bölümlerini okumadıysanız aşağıdaki linkten başlayabilirsiniz:

1.Bölüm “Barut,Fitil ve Kibrit”

Ayrıca 1.Dünya Savaşı konulu belgesel serimiz Süngü’yü şu linkten izleyebilirsiniz.

Birleşik Amerika’nın Savaşa Dahil Olması

1917’de Rusya’nın ihtilallerle sarsılması ve bu sebepten dolayı savaş alanında Almanlar karşısında peş peşe mağlubiyetler alması elbette İtilaf bloğunu korkutmuştu. Eğer Rusya, herhangi bir yolla savaştan çekilme durumunda kalırsa Almanların savaşın başladığı andan beri en büyük dezavantajları olan çift cephede savaşma zorunlulukları ortadan kalkacak; haliyle hem Doğu Cephesi tasfiye edilmiş olacak, hem de Almanların bütün kuvvetleriyle yüklendiği bir Batı Cephesinden zafer kazanma ihtimali azalacaktı. Fakat İtilaf bloğunun korkuları beyhude idi. Çünkü Rusya’nın bıraktığı siyâsî ve askerî boşluk, okyanus ötesinden bir başka büyük devlet tarafından doldurulacaktı: Birleşik Amerika…

Amerika’nın savaşa girmesinde temel etken daha önce de bahsettiğimiz İngiliz-Alman denizaltı ablukalarıdır. Bu deniz savaşlarının sonucunda 1915 Mayıs’ında Lusitania ve 1915 Ağustos’unda da Arabic adlı İngiliz yolcu gemileri Alman denizaltıları tarafından batırıldı. Bu gemilerde birçok Amerikan vatandaşı hayatını kaybetti. Amerika bu olayların ardından Almanya’nın üzerine gitmeye başladıysa da, Alman hükümetinin münasip bir karşılık vermesi üzerine meseleyi uzatmadı. Fakat benzeri bir olay tekrar etti, Alman denizaltıları içinde Amerikan vatandaşlarının da bulunduğu bir Fransız yolcu gemisini batırdılar. Bu olay iki devlet arası ilişkileri hayli gerginleştirmiş oluyordu. Ek olarak Amerika’nın daha çok İtilaf bloğuna yakın davranması ve onlara ticari birtakım yardımlarda bulunması Almanya için mâzur görülebilir bir durum değildi. Bu yüzden Amerika halkında birtakım karışıklıklar çıkarma, kamuoyunu Alman taraftarlığına kaydırmaya çalışma gibi çeşitli operasyonlar yapan Almanya, elbette ki yaptığı her hamlede Amerika’yı daha da karşısına alıyordu.

Arthur Zimmermann(1864-1940), Meksika’ya ilgili telgrafı çeken Alman Dışişleri Bakanı

Almanya sadece bununla da kalmadı, halen gergin olan Meksika-Amerika arası münasebetleri çıkarı adına kullanmak için bir tasarı oluşturdu. Buna göre, şayet Meksika hükümeti kabul ederse; Amerika’nın Almanya’ya karşı savaşa girmesi durumunda Meksika da Almanya ile ittifaka girecek, Almanya Meksika’ya ekonomik yardımlarda bulunacak ve Meksika’nın ara buluculuğu ile hâlihazırda savaş durumunda olan Alman-Japon münasebetleri ittifaka çevrilip Amerika’ya karşı Meksika-Almanya-Japonya ittifakı oluşturulacaktı. Almanya, Meksika’yı ikna edebilmek için kesenin ağzını hayli açıyordu. Fakat işler sarpa sardı. Bu tasarıyı içeren telgraf Meksika’daki Alman büyükelçiliğine gitmek üzere yollandı fakat İngilizler telgrafı ele geçirdiler. Şifreyi çözdükten sonra Amerika’ya derhal durumu bildirdiler. Amerika, an itibariyle Almanya tarafından resmen tehdit edilmekteydi. Mart ayında iki Amerikan ticaret gemisinin daha Alman denizaltıları tarafından batırılması üzerine Amerika’nın sabrı tükendi. 2 Nisan 1917’de (yani Rusya’da asıl devrime 7 ay kala) Amerika, Almanya’ya savaş ilan etti…

Ekim Devrimi

Geçici hükümetin savaşa devam kararı alması üzerine, Şubat Devrimi’nde büyük rolleri olan Bolşevik ve Menşevikler şimdi geçici hükümete de karşı duruyorlardı. Bu grupların önderliğinde Rusya’da birçok ayaklanma cereyan etti. Kısa zaman içinde geçici hükümetin başına geçen Kerensky bu ayaklanmalar karşısında sert tedbirler aldı. Lenin ülkeden kaçmak durumunda kaldı, şimdi Menşevikler’den ayrılıp Bolşeviklere geçen Troçki ise tutuklandı, fakat Eylül’de serbest bırakıldı. Kerensky 14 Eylül 1917’de Rusya’da cumhuriyeti ilan ettiyse de, devletin iç yapısı ve halkın durumu hala karmakarışıktı. Memlekete tam bir kaos hakimdi.

Vladimir Lenin(1870-1924) halka hitap ederken

Bu karmaşık durumdan faydalanan Bolşevikler, Troçki’nin liderliğinde bir Devrim Komitesi kurdular ve 5 Kasım’da bir hükümet darbesine teşebbüs ettiler. Çağın en önemli teşebbüslerinden biri, 7 Kasım’da başarılı bir ihtilal şeklinde sonuçlanmış oluyordu. Bu, Rusya’da Bolşevik rejimin başlaması demekti. 8 Kasım’da Lenin saklandığı yerden ayrılıp Petersburg’a döndü. Darbe başarılı olur olmaz Almanya ile barış teşebbüslerine girişildi. 27 Kasım’da Almanya bu teklife yeşil ışık yaktı ve 15 Aralık 1917’de mütareke imza edildi. Bunun ardından 22 Aralık’ta da Brest-Litovsk’ta bir barış antlaşmasına gidildi. Görüşmelere Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan da katıldı. Hayli uzun süren görüşmelerden sonra 3 Mart 1918’de uzlaşmaya varılabilmiş ve Rusya savaştan çekilmiş oluyordu. Bu, İtilaf Bloğu’nun zaten beklediği bir haber olmasına rağmen, yine de korkutucuydu.

Yunanistan’ın Savaşa Dahil Olması

Yunanistan Devleti’nin kralı Konstantin, II. Wilhelm’in eniştesi oluyordu. Aslında bu tür aile bağlarına Avrupa devletleri arasında sıklıkla rastlayabiliyorsak da, Kral Konstantin’in Merkezî Devletlere fazlaca bir sempati beslediği ortadadır. Fakat İngiltere ve İtalya başta olmak üzere İtilaf bloğunun Akdeniz’de çok kuvvetli bir hakimiyeti olduğundan savaşa Almanya’nın ittifakı olarak katılmaya cesaret edemedi. Buna karşın aynı devletin başbakanı olan Venizelos’un İtilaf Devletleri’ne büyük bir eğilim göstermesine ve savaşa bu blokta derhal katılmanın gerekli olduğunu defalarca teklif etmesine rağmen, hem kral hem de genelkurmay bu teklifi reddettiler.

Yunan askerleri

Birkaç defa daha Venizelos’un benzeri teşebbüsleri olduysa da hep ret ile karşılaştı. Bir süre sonra Bulgaristan’ın savaşa katılması üzerine İngiltere ve Fransa’nın Yunanistan’ı bir askerî üs gibi kullanmalarına göz yuman Venizelos, yaptığı bu iş sebebiyle kral tarafından görevinden azledildi. Bunun üzerine 1916 Ağustos’una kadar sessiz kalan Venizelos bu tarihte Selanik’te bir ayaklanma çıkardı. Kuzey Yunanistan ve Adalar Venizelos’u destekliyordu. Bu destekle bir de hükümet kuran Venizelos, Yunanistan’ın Müttefikler tarafında savaşa katıldığını da ilan etti. Müttefikler, Venizelos’u desteklediler ve kralı işbaşından indirmek üzere hemen harekete geçtiler. 1917 Haziran’ında Atina’ya asker çıkarmayı başaran İngiliz ve Fransızlar kralı cebren görevden indirdiler ve Venizelos’u buraya yeni hükümeti kurmak üzere çağırdılar. 26 Haziran 1917’de de Yunanistan Merkezî Devletlere savaş ilan etti.

Sulha Özlem

Savaş başlayalı uzun zaman olmuştu ve -iki taraftan da- devletler bu durumdan pek memnun sayılmazlardı. Hem devletlerde bir yorgunluk beliriyor hem de kamuoyundan tepkiler çığ gibi büyüyordu. Savaş uzadıkça yaşama şartları da hayli güçleşiyordu.

Bu yorgunluğun ilk büyük işaretini Avusturya-Macaristan verdi. Avusturya, savaşın başından beri doğu sınırında Rusya’nın ağırlığını hissetmiş ve bu ağırlığı kaldıramayıp gerek Almanya’dan gerek Osmanlı’dan askerî yardım almıştır. Avusturya, İtalya’ya karşı da büyük kayıplar vermiş; her ne kadar Caporetto’da İtalyanları hezimete uğratmışsa da, bu zafere ancak Almanya’nın desteğiyle ulaşabilmişti. Şimdi devletin çok-uluslu yapısı da başını ağrıtıyordu. Çeşitli örgütler imparatorluğu ”parçalamak” için çalışmaya çoktan başlamışlardı bile.

Almanya’ya gelince, savaş ona da yavaş yavaş ağır gelmeye başlıyordu. Doğu Cephesi artık tasfiye olmuşsa bile Almanlar bu cephede başarı kazanmak için az şey ödememişlerdi. Ek olarak Batı Cephesi’ndeki Alman kuvvetleri de her ne kadar Doğu’dan gelen takviyelerle kuvvetlenmişse de gitgide erimeye devam ediyorlardı. Üstelik şimdi Batı Cephesi’nde düşman olarak sadece İngiliz ve Fransızlar değil Amerikanlar da vardı. Bunların yanı sıra savaşın başından beri her başı sıkışan müttefikine yoğun destekte bulunmaktan tabiri caizse iflahı kesilen Almanya’nın şimdi ekonomisi de yalpalamaya başlıyordu. Bir müddet Bulgaristan’dan gıda temin etmek zorunda kalan Almanya, Bulgaristan’ın da kısa süre içinde ekonomik felce girmesinin ardından bu yardımı da temin edememeye başlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu her ne kadar İngilizler karşısında beklenenden kuvvetli bir direnç göstermişse de önce Bağdat’ı, sonra Kudüs’ü kaybetmiş; Arap coğrafyasında da ani bir ihanetle karşı karşıya kalmıştı, bu gelişmeler zaten yıllardır savaştan savaşa koşuşturan Osmanlı için çok korkutucu darbelerdi. İmparatorluğun sonu pek yakın görünüyordu…

Müttefikler’de de benzeri bir bıkkınlık ve tedirginlik bulunmaktaydı. Rusya’nın önce Almanlar karşısında mağlubiyetler alması sonra da savaştan çekilmesi, İngilizlerin Osmanlı toprakları üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için beklenenden çok daha kuvvetli bir Osmanlı direnci ile karşılaşmaları, Avusturya ve Bulgaristan’ın Sırbistan ve Romanya’yı yere sererek Balkanlar’da kısmî bir hakimiyet elde etmeleri, İtalya’nın Avusturya karşısında Caporetto’daki hezimeti, tasfiye edilen Doğu Cephesi’nden dolayı Almanların tüm kuvvetlerle Batı Cephesi’ne yüklenebilmesi ve bu yolla Fransa’nın büyük bir Alman işgali tehdidiyle karşı karşıya kalması gibi durumlar bu blok için de hiç hayra alamet değildi, birnevî savaşın kötüye gittiğinin işaretleriydi.

Sıradaki bölümü okumak için buraya tıklayın.

—————–

Kaynakça

-J. W. Wheeler-Bennett, Brest-Litovsk: The Forgotten Peace, Macmillan, London, 1938.
–Gottlieb, Studies in Secret Diplomacy during the First World War, Ailen and Udwin, London, 1957.

1_OOWSoWHeQ5kyJ4N0P2ptNA

Zincirlerinizi Kırın: Bir Özgür Yazılım Manifestosu

Siz, şakırdamıyor diye zinciriniz yok mu zannediyorsunuz?

  Bilgisayar, hayatımızın tam anlamıyla her yerinde bulunan, evrensel bir makinedir. Bilgisayarı aşırı gelişmiş bir fonksiyon olarak düşünebiliriz. Bilgisayara yapmasını istediğiniz işleri söyler ve yapmasını beklersiniz. Yani bilgisayara emirler verirsiniz, bilgisayar da emirlerinize itaat eder ve uygular. Fakat bir bilgisayarı bir fonksiyondan ayıran bazı temel özellikler vardır. Bilgisayarınızın tamamıyla sizin emrinize amade olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat kullandığınız yazılımlar şirketler tarafından üretilir ve sizin emirlerinizi bu şirketlerin söylediği, izin verdiği kadar uygular.

  Bu durumda ya siz bilgisayarınızı ve programlarınızı kontrol edersiniz, ya da şirketler programlar aracılığıyla bilgisayarınızı ve sizi kontrol eder. Özgür Yazılım düşüncesine göre bir kişinin programı ve bilgisayarı tam anlamıyla kontrol edebilmesi için dört adet temel özgürlüğe ihtiyacı vardır.

  • Özgürlük 0: Kullanıcı yazılımı her amaç için çalıştırabilmelidir.
  • Özgürlük 1: Kullanıcı amaçlarını uygulayabilmek için yazılımın kaynak koduna erişebilmeli, yazılımın nasıl çalıştığını öğrenebilmeli ve yazılımı değiştirebilmelidir.

Bu iki özgürlük sayesinde kullanıcılar bağımsız olarak programı değiştirebilir ve programı kendi amaçları doğrultusunda kullanabilir. Fakat bu iki özgürlük tamamen bireyseldir.

  • Özgürlük 2: Kullanıcı yazılımın birebir kopyasını istediği zaman yayımlayabilme ve satabilme özgürlüğüne sahip olmalıdır.
  • Özgürlük 3: Kullanıcı yazılımın bir şekilde değiştirilmiş versiyonlarını istediği zaman yayımlama ve satabilme özgürlüğüne sahip olmalıdır.

Bu özelliklere sahip olan yazılımlara Özgür Yazılım denir ve yazılım kullanıcıların kontrolündedir. Fakat bu özgürlüklerden bir tanesi bile eksik ise bu yazılım Özgür Yazılım olmaktan çıkar ve kullanıcılar yazılımın kontrolü altına girer, böylece yazılımı üreten veya dağıtımını sağlayan şirketler yazılımları kullanarak kullanıcılar üzerinde haksız güç sahip olur, onları görünmez bir zincire vurur. Özgür Yazılım düşüncesinin temelleri bu zincirleri kırma hedefine dayanmaktadır.

Yazılımları iki şekilde ele alabiliriz:

  • Bunlardan ilkine çalıştırılabilir program denir, sadece sayılardan oluşan bu sistemi bazen programcılar bile anlayamaz. Bir yazılımın çalıştırılabilir kodlarının yayımlanması programlama bilgisi düşük bir kullanıcı için hiçbir şey ifade etmeyebilir.
  • Bunlardan ikincisine ise kaynak kod denir. Kaynak kodlar Java, C, Swift gibi programlama dilleri ile yazılır. Programcıların yazdıkları da budur. Bir yazılımın kaynak kodlarının yayımlanması ise programcılar için çok şey ifade eder.

Bir yazılımın kaynak kodlarının yayımlanmasının programcılar için çok şey ifade ettiğinden bahsettik. Fakat yazımın başında belirttiğim gibi bilgisayar evrensel bir makinedir. Bir kişinin bilgisayarı kullanabilmesi için programcı olmasına gerek yoktur. Aynı şekilde bir kişinin bir yazılımı kendi amaçları doğrultusunda kullanabilmesi için de programcı olmasına gerek olmamalıdır.

Kullanıcı yazılımı istediği biçime sokmak için istediği kişi ve gruplar ile çalışma özgürlüğüne sahiptir. Bu da Özgür Yazılım Topluluğunu oluşturur. Elbette herkes bireysel olarak kaynak kodunu çözemeyebilir. Bunu çözebilmek için her bireyin Özgür Yazılım topluluklarına ihtiyacı vardır. Tabi ki bu gruplarda üyelerin istekleri doğrultusunda yazılımı değiştirebilecek programcılar olması gerekmektedir. Tüm bu sistemin çalışmasını sağlamak için gerekenler ise Özgürlük 2 ve Özgürlük 3’tür. Bu özgürlüklerin varlık amacı Topluluğu sağlamaktır.

Özgür Yazılım ve GNU/Linux Hakkında

Özgür Yazılım düşüncesinin önderlerinden olan Richard Stallman 1983 yılında GNU adını verdiği tamamen özgür yazılım olan bir işletim sistemi geliştireceğini açıkladı. Bundan 9 yıl sonra, 1992’de proje neredeyse bitmişti fakat işletim sisteminin çekirdeği eksikti. O yıl Linus Torvalds Linux adını verdiği çekirdeği yayımlayarak işletim sistemini tamamladı ve ilk Tamamen Özgür İşletim Sistemi doğmuş oldu. Elbette Özgür Yazılım ilkelerinden Özgürlük 2 ve 3 sayesinde yazılım olduğu gibi kalmadı. Redhat gibi gruplar sayesinde geliştirildi/değiştirildi ve yayımlandı. Ortaya Ubuntu, Fedora, Trisquel gibi dağıtımlar çıktı. (Şuanda dünyada 1000’den fazla farklı Linux dağıtımı bulunuyor.)

Ne yazık ki özgürlüğe sahip olmanız, her zaman özgür olacağınız manasına gelmez. Bu dağıtımların çok küçük bir kısmı tamamen özgür durumda. Bazıları özgürlüğe yeterince değer vermeyen insanlar tarafından geliştirildiği için Özgür Yazılım ilkelerini ihlal edebiliyor veya özgür olmayan yazılımlar barındırabiliyor.

Özgür Olmayan Yazılıma Sahipsek Neler Olabilir?

Özgür Olmayan Yazılımlar oldukça kapalı sistemlere sahiplerdir. Yaptıklarını göremez, takip edemez, engelleyemez, değiştiremezsiniz. O ise sizi izleyebilir, sizi takip edebilir, sizi kısıtlayabilir ve istediklerinizi yapmaktan alıkoyabilir.

Bu söylenenler insanlara uzak gelebilir elbette, bunun için biraz da yaşanmış ve yaşanan somut örneklerden bahsedebiliriz:

  • Özgür Olmayan Yazılım uzaktan kitaplarınızı silebilir: Amazon’un George Orwell’e ait 1984 kitabı için yaptığı gibi.
  • Özgür Olmayan Yazılım geliştirici kullanıcıyı bazı özellikleri kullanıcının elinden almakla tehdit ederek onları zararlı güncellemeler yapmaya zorlayabilir: Sony’nin Playstation 3 üzerinden yaptığı gibi.
  • Özgür Olmayan Yazılım zorla yazılımdaki bazı noktaları değiştirebilir: Microsoft’un Windows işletim sistemindeki evrensel “Backdoor”ları kullanarak yapabildiği gibi.
  • Özgür Olmayan Yazılım kullanıcıyı sabote edebilir: Microsoft’un NSA’ya (Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı) Windows işletim sistemindeki açıkları göstererek kullanıcıların bilgisayarlarına nasıl saldırı yapabileceklerini söylediği gibi.

Kısacası daha önce de söylediğim gibi, Özgür Olmayan Yazılımın varlığında üreticiler kullanıcılar üzerinde haksız bir güce sahiptir ve bu güçleri kullanıcıların aleyhine kullanabilir, kullanılmasına sebep olabilir.

 

Açık Kaynak Kodlu Yazılım Hakkında

Açık Kaynak Kodlu Yazılım, Özgür Yazılım gibi geniş bir kavramın aksine sadece programın kaynak kodlarının ulaşılabilir olduğunu gösterir. Özgür Yazılım kullanıcıların program üzerinde tam hakimiyetini ve kullanıcıların amaçları doğrultusunda kat ettikleri yolları kısaltmayı, kolaylaştırmayı hedeflerken Açık Kaynak Kodlu Yazılım Özgür Yazılım ilkelerini gözetmeden daha çok yazılımın kullanıcılar tarafından geliştirilmesini amaçlar. Kullanıcıların kendi amaçları doğrultusunda hareket etmesini, kullanıcının geliştirdiği/değiştirdiği yazılımı yayımlamasını engelleyebilir.

Free Software Karışıklığı Hakkında

Özgür Yazılımın İngilizcedeki karşılığı “Free Software”dir. “Free” kelimesi hem Özgür hem de Bedava anlamlarına geldiğinden dolayı bir karışıklık yaratmaktadır. Özgür Yazılımın “Beleş Yazılım” ile alakası yoktur ve hiçbir ilkesinde bahsedilmez. Fakat Özgür Yazılım kendi doğası gereği zaten bedavadır. Özgürlük 1’de bahsedildiği gibi kullanıcı kaynak kodlarına erişebilir ve değiştirebilir, Özgürlük 2’de bahsedildiği gibi kullanıcı birebir kopyayı yayımlanabilir, son olarak Özgürlük 3’te bahsedildiği gibi kullanıcı değiştirdiği kopyayı bile yayınlayabilir. Sonuç olarak özgür bir yazılımın ücretli olması zaten mantıksızdır. Bunun yerine Özgür Yazılımların kendilerine ait vakıfları vardır ve bu yazılımlardan yararlanan insanlar isterlerse bu vakıflara bağışta bulunabilir.

Özgür Yazılım Devrimi ve Buna Yönelik Engeller Hakkında

Dünya üzerindeki çoğu sunucu özgür yazılım olduğu için GNU/Linux işletim sistemini kullanıyor. Elbette onlar da bu özgürlükten sonuna kadar yararlanma hakkına sahip. Fakat Özgür Yazılımın düşüncesi tüm insanları zincirlerinden kurtarmak ve tüm bilgisayarları özgür yazılımlı hale getirmektir. Bu yüzden asıl önemli olan sizin, kullanıcıların özgürlüğüdür. Tabi ki buna ulaşmak için bazı engelleri aşmamız gerekiyor.

Bunlardan birincisi kullanıcıların üzerinde sağladıkları kontrol sayesinde para kazanan devasa şirketler ve bu şirketler daha az para kazanmalarına sebep olacak Özgür Yazılım Devriminden hiç ama hiç hoşlanmamakla birlikte başarıya ulaşmasını da istemiyorlar.

İkincisi ise medya kuruluşlarının özgür yazılımdan pek bahsetmeyişi, bunun yerine bazı etik sebeplerden dolayı Özgür Yazılım düşüncesi ile benzer olmasına rağmen bir takım ayrılıkları olan başka bir terim kullanıyorlar: Açık Kaynak Kodlu Yazılım. Fakat buradaki önemli nokta şu: Eğer ki özgürlük istiyorsak, özgürlükten bahsetmeliyiz. Gelişmesine hiçbir katkıda bulunmasak bile her “Özgür Yazılım” dediğimizde Özgür Yazılım Devrimi’ne katkıda bulunmuş oluruz.

Üçüncü bir engel ise çoğu okulun özgür olmayan yazılımlar ile öğretim yapması ki okulun görevi kendi ayakları üzerinde durabilen, bağımsız, öz güven sahibi, iş birliği yapabilen, özgür vatandaşlar yetiştirmektir. Bu da okullarda öğrencilere Özgür Yazılımın öğretilmesini gerektirir. Bunun bir diğer sebebi ise öğretim için önemli olmasıdır. İleride programcı olmak isteyen ve yazılımların nasıl işlediğini öğrenmeye çalışan iki öğrenciden biri özgür olmayan yazılımı incelerken kaynak kodlarının saklı olması sebebiyle hiçbir şey öğrenemezken diğer öğrenci özgür bir yazılımın dili hakkında bilgi edinerek kaynak kodları sayesinde rahatlıkla işleyişini anlayabilir.

Dördüncüsü ise donanım üreticilerinin bazı donanımlarda nasıl özgür yazılım kullanacağımızı söylememelerinden kaynaklanıyor. Bu oldukça şaşırtıcı çünkü bize ürünlerini satmak istiyorlar fakat onu nasıl kullanacağımızı söylemiyorlar. Bize: “Al sana özgür olmayan bir yazılım, çalıştır ve sus, bizi rahatsız etme.” diyorlar. Bizse bütün o 01111001 kodlarını inceleyerek donanımını çalışma tarzını öğreniyor ve ancak bu şekilde kendi amaçlarımız doğrultusunda kullanabiliyoruz.

Son Söz

İnsanların ortaya attığı her yeni fikir, ürettiği her yeni icat, keşfettiği her yeni iş beraberinde yeni ve gerekli insan hakları getirir. Tüm bu haklar birbirine bağlıdır, birbirinden destek alırlar. Bir tanesinden vazgeçersen dengeyi korumak giderek zorlaşır. Bu günlerde bilgisayar ve yazılım toplum içerisinde çok önemli bir yere sahip ki Özgür Yazılım artık hepimizin farkına varması ve korumaya çalışması gereken oldukça önemli bir özgürlük.

Sonuç olarak: Siz özgür yazılıma nasıl yardımcı olabilirsiniz?

Yazılımlarınızı özgür halde yazabilir, özgür yazılım kullanmayı öğrenip öğretebilir, organize olup özgür yazılıma geçiş konusunda faaliyet gösterebilir, en azından “Özgür Yazılım” diyerek bu düşünceyi yayabilirsiniz.

Özgür Yazılımcılar, görüş ve niyetlerini gizlemeyi reddederler. Varsın teknolojiye egemen şirketler bir Özgür Yazılım Devrimi ürküntüsüyle tir tir titresinler. Özgür Yazılımcıların, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları!

Bütün ülkelerin Özgür Yazılımcıları, birleşin!

Kaynakça:

Düşünceler

https://www.gnu.org/gnu/linux-and-gnu.html

https://www.debian.org/releases/jessie/amd64/ch01s02.html.en

TedX Geneva2014 Richard Stallman

https://www.gnu.org/philosophy/free-software-for-freedom.html

2.Mahmud Dönemi Islahatları

Askeri Islahatlar

Sekban-ı Cedid Ordusu:
2.Mahmut, Osmanlı Devletinin gerileme sebeplerinden olan ‘ordu’ meselesi üzerine çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmüş ve bunun üzerine çalışmalar yapmıştır. Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa, “Avrupa standartlarına” göre bir ordu kurmuş, Üsküdar’daki kışlalarda eğitim öğretim vermişlerdir. 8. Ocak olarak tanımlanıp tuğ ve sancak verilerek bağımsız hale getirilmiştir. Lakin Yeniçeriler kendi kötüye giden akıbetlerini fark ederek bu ocağı ortadan kaldırmaya karar verdiler. 1808’de yeniçerilerin isyanı sırasında Mustafa Paşa’nın öldürülmesiyle ocak kaldırıldı.

Vakıa-i Hayriye:
Ardından devletin ordu sorununu bir an önce çözmek istemesi sonucunda ” Eşkinci Ocağı” diye bir ordu kurdu. Bu ordunun askerleri Yeniçeri Ocağı’ndan seçildi. Lakin yeniçeriler “Biz talim yapmak istemiyoruz.” diyerek Eşkinci Ocağı’nın yapılanmasına karşı çıktılar. Ve bu ocak da kaldırıldı.

Tüm denemelere rağmen yeni ordu kuramayan Osmanlı, artık bu sorunu kökten bitirmeye karar verdi. Ve sarayda büyük bir divan kuruldu. Halk, medrese öğrencileri ve esnafın desteğiyle Yeniçeri Ccağı kaldırıldı. Bu olay Vakıa-i Hayriye (Hayırlı Olay) diye de isimlendirilmiştir(1826).

II. Mahmud

Asakir-i Muhammediyye(Muhammed’in askerleri):
Devlet artık askersiz kalmıştı. Bunun için yeni bir ordu kurmaya karar verildi.
Böyle adlandırmanın sebebi sadece dini değildi. Aynı zamanda halktan yardım beklenmesi idi. Ağa Hüseyin Paşa bu orduya serasker ilan edildi. Bu ordunun teşkilatlanması için ilk başta İstanbul’da ‘tertip’ adı verilen 8 alay oluşturuldu.
Kimliği belirsiz kişiler, dönmeler, bu teşkilata alınmayacak, yaşları 15 ile 30 arasındaki kişiler orduya alındı. Ordunun ilk zamanlardaki mevcudu 12.000 kişi idi.
Ordunun seraskerlikten sonra gelen en yetkili makamı Asakir-i Mansure Nezareti idi. Ordunun maaş gibi işlerinden nazır mesuldü. Yeni ordunun giderleri Mansure Hazinesi adıyla kurulan ve yeni gelir kaynakları olan bir hazineden sağlanırdı. Rus savaşı sırasında bile ordunun teşkilatlanmasına devam edildi. 1834’de ordunun subay ihtiyacını karşılamak için Harbiye mektebi açıldı. Avrupa’ya asker gönderildi. Ayrıca yeniçeri ocağının kaldırılması ile ordunun moralini az da olsa yükselten mehter takımı da kaldırılmıştı. Bunu tekrar sağlamak için Mızıka-ı Hümayun açıldı. Ama bununla sadece orduda değil toplumda da batı tarzında müzikler yapıyordu.

Toplumsal ve devlet yönetimi ıslahatları:

1-Fes Devrimi:
Osmanlı toplumu çok uluslu bir topluma sahipti. Bunun getirisi olan farklı kültür ve dinlerin kendi ahlaki yapısı/kendi hükümleri vardı. Bunun için Osmanlı toplumunda bir çok hukuk çeşidi vardı. Başlıkların şekil ve rengi kişinin toplumdaki konumunu belli ediyordu. Hatta bu mezar taşlarında bile , etkisini gösteriyordu. Her farklı din/kültüre sahip olan toplum kendi hukuku ile yönetilmek istiyordu.
Bireyler toplumsal konumlarını bir şeyle belirtme ihtiyacı hissetmişler ve bu şapka olmuştur. Biçimsel ayrışma, toplumsal yapının getirdiği bir durum olarak açığa çıkmıştır.

Fes takan esnaf

2.Mahmut fas yöresinde ve denizcilikle uğraşan kişilerin kullandığı fesi kanunlaştırmıştır. Tabi ki bu durum başkentten uzak olan halk/milletlerin tepkileriyle karşılanmıştır.(özellikle Avrupa’daki topraklarda). Bu karışıklarda bizzat padişaha ‘gavur padişah’ diyerek durumu protesto etmiştir. Ama tabi ki bu tepkilerin çoğu Müslüman olmayan tebaa dan gelmiştir. Ama böyle karışıklıklar olmasına rağmen 18. yüzyıl sonlarına doğru büyük Osmanlı kentlerinde ve başkentte Müslüman erkeklerin başlığına dönüşmüştür. Fes kısa zamanda Müslüman kimliğini belli edecek şeklide yaygınlık kazanmış ve böylelikle başlığın dinsel olma özelliği fese geçmiş oldu.

2-Memurlara ceket ve pantolon zorunluluğu getirilmiştir.

3-Müsadere usulü kaldırıldı. Mülkiyet hakkı verildi. Aslında bu karar kötü bir duruma yol açmıştır. Osmanlı paşaları mülkiyet hakkı olmadığı için ellerinde olan paralarla hayratlar, vakıflar ,imaretler ,camiler kurduruyordu. 2. Mahmud ve daha sonraki dönemlerde paşalar kendileri için çalışmış, kendilerine lüks saraylar yaptırmıştır. Böylece ülkedeki vakıflar, imaretler maddi yönden zorlanmıştır. Ülkenin imarı gelişmemiştir.

4-Askeri amaçla ilk defa sayım yapılmıştır. Ama sadece erkekler ve katırlar sayılmıştır. Bunu gören bizim modern(!) laiklerimiz “ Kadının hayvandan aşağıda değeri vardı.” Diye konuşuyor. Lakin anlamıyorlar. Halbuki sayım savaşlarda kullanılacak insan ve hayvanı belirtmek için yapılmıştır.

5-Mahalle ve köylere muhtarlar atadı. Böylece ayanların etkisini kırmaya çalıştı.

6-Divan teşkilatı kaldırıldı. Yerine nazırlık sistemi getirildi.

7-Tamamen bozulmuş olan tımar sistemi kaldırıldı.

8-İlk posta teşkilatı kuruldu.

Eğitim – Kültür Alanında Yapılan Islahatlar

· İlköğretim zorunlu hale getirilmiştir.
· Avrupa tarzında eğitim verecek okullar açılmıştır (Mekteb-i Tıbbiye, Mekteb-i Adliye vb.).
· Avrupa’ya ilk kez öğrenciler gönderilmiştir.
· Takvim-i Vakayi adlı ilk resmi gazete çıkarılmıştır.
· Avrupa tarzı müzikler serbest bırakılmıştır. Zaten 3. Selim kendisi batı tarzında müzikle uğraşıyordu.
· İlk kez karantina sistemi uygulanmıştır.
· Padişah, resmini devlet dairelerine astırmıştır. (İslama aykırıdır).
· II.Mahmut yurdu tanımak için yurt gezilerine çıkmıştır.

Ekonomi Alanında Yapılan Islahatlar

· Özel sektör teşvik edilmiştir.
· Yerli malı kullanılması teşvik edilmiştir.
· Müslüman tüccarlara gümrük kolaylığı sağlanmıştır.
· Balta Limanı antlaşması ile İngiltere ve Fransa’ya büyük ekonomik tavizler verilmiştir.

Yapılan bunca ıslahatlara rağmen devlet rahata kavuşamamış, hatta durum daha kötüye gitmeye başlamıştır.. Çünkü devlet adamlarının çoğu devletin bozulmasının temel nedenini inançta meydana gelmiş olan bozulmada değil, müesseselerin şeklinde, isminde arıyordu. Yine bu dönemde ortaya çıkan “alafrangacı” seçkinler felsefenin aslını anlamadıkları gibi felsefeşinas geçinerek ülkenin yalnızca felsefe ile kurtulabileceğini söylüyordu. Bu zihniyet geçmişi tamamen boş/çöp görüyor, tamamını atıyor, kabul etmiyordu. Tabi ki bu geçmişten kasıt da İslam’dır.

Müslümanların/dünyanın altın çağını yaşadığı zaman Avrupa karanlık çağını yaşıyordu. Onların felsefesi de karanlıkça.

Kaynakça:
Celalettin Vatandaş, Cumhuriyetin tarihi
İhsan Süreyya sırma, Tazminatın Götürdükleri
Sorubak.com

Yerleşik Yaşama Geçiş: Uygur Devleti

Tarihte Göktürk Devletinin yıkılmasının ardından Orta Asya’da oluşan bu boşluğu yine bir Türk Devleti doldurmuştu. Lakin bu devlet kendinden önceki Türk Devletlerine veya Türk Boylarına hiç benzemedi. Çünkü bu devlet Türklerin şimdiye kadar düstur edinmiş olduğu göçebe hayattan yerleşik hayata geçiş yapacaktı. Bakalım bu geçişin devletimize ne gibi etkileri olacak?

Uygur Devleti 744 yılında Ötüken‘de kurulmuştur. Kurucusu Kutlug Bilge Kül Kağandır. Devleti kurmuştur kurmasına ama maalesef iki sene kağanlık yaptıktan sonra vefat etmiştir. Yerine politik zekası yüksek olan oğlu Moyen-çor geçmiştir. Bu genç, tahta geçtiğinde çok iyi biliyormuş ki “Devleti kalıcı yapmanın tek yolu Türk Boylarını bir çatı altında toplamaktır.”

Bu düşünceyle ilk olarak Türk Boyları arasında en güçlüleri olan Dokuz Oğuzları toparladı ve kendisine bağladı. Daha sonra Yenisey Irmağından Altay-Tanrı Dağlarına kadar bütün Türk Boylarını bir çatı altında birleştirmiştir. Bu şekilde Orta Asya’da siyasi birliği sağlamış ve Türk Milletini tek yumruk haline getirmiştir.

 

Bu sırada ise Arap-Çin savaşları cereyan etmişti. Türk Boylarından biri olan Karluklar Talas Savaşında Abbasilerin yanında yer alarak Çinlilerin yenilmesine neden olmuş ve bu sayede- şuanda Çinliler tarafından acımasızca şehit edilen kardeşlerimiz- Doğu Türkistan’ı Çin istilasından kurtarmıştır. Aynı zamanda ilk kez İslamiyet ile tanışan Türkler İslamiyet’in Şamanizm ve Tengriciliğe çok benzer yanının olmasından dolayı İslamiyeti seçmeye başladılar. Bu olanların yanı sıra Çin, Orta Asya’daki gücünü yitirmişti. Bu da onları kaçınılmaz bir darbeye sürükledi. Anne tarafı Göktürk olan An lu Şan adındaki bir komutan 200 bin kişilik ordusu ile Çin’in en önemli ve başkenti olan Lo Yang ve Çang An’ı kuşattı. Tang İmparatorluğu hemen Uygur Devletinden yardım istedi. Moyen-çor kayıtsız kalmadı ve başkentleri geri aldı ama bu Çin’e ağır patladı. Tam tamına 20 bin top ipeğe mal oldu.

Moyen-Çor vefat ettikten sonra devlet içten ve dıştan baskılara maruz kaldı. Artık başa geçen kağanlar Ay Tengri’den kut alıyorlar farklı sıfatlar ediniyorlardı. Bunun yanında Tibetler Uygurlarla diplomatik açıdan iyi anlaşan Çinlilere baskı yapıyor. Onlara saldırılar düzenliyordu. Tibetler Çinlilerle kalmayıp Uygur Devletine de akınlar düzenlemeye başladı. Bundan destek alan göçebe hayata hala devam eden Kırgızlar ise onlara destek verdi. Bu ihanete fazla dayanamayan Uygur Devleti 840 yılında yıkılmıştır. Uygur Devletinin yıkılmasındaki iç etkenler ise Türk kültüründen uzaklaşıp Maniheizm dinini seçmeleridir. Bu onların savaşçı yönlerini köreltmiş lakin yerleşik hayata geçmelerini , bilim, sanat ve edebiyatta gelişmelerini sağlamıştır. Ayrıca Uygur Devletinin Türk Milletine en büyük katkılarında birisi ise 8 harfli Türk Alfabesidir.

Kaynakça:

 • Turgun Almas, Uygurlar

 • İlber Ortaylı, Türklerin Tarihi, 1.kitap     

BilimX, yaklaşık 2 senedir ürettiği 120'den fazla bilimsel makaleyi revize ediyor. Şu anda yazıların %30'u revize edilip yayınlandı. Kasım ayında tamamı bitirilip bilimseverlere sunulacaktır.  İyi Okumalar!