tdih-jan18-HD

1. Dünya Savaşı: Enkaz, Tamir ve Kalıntı #9

Savaş bitmiş, ateşkes antlaşmaları imzalanmıştı. Fakat tam bir sulh durumunun tesisi için gerekli olan barış antlaşmaları Paris Barış Konferansı’nda hazırlandı. Temel olarak konferansa hakim olan beş muzaffer devlet vardı: İngiltere, Amerika, İtalya, Fransa ve Japonya. Konferansta, bu devletlerin temsilcilerinden oluşan bir konsey bina edildi. Esasen bu konseyin hakim devletleri de Fransa ve İngiltere olmuştur. Çünkü muzaffer devletlerden Amerika’yı konferansta şahsen temsil eden Başkan Wilson için tek gaye, Avrupa’da daimi bir barışı sağlayabilecek Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıydı. Fakat Fransa ve İngiltere tam aksine barışın teminatını değil, halihazırda sağlanan barış durumunda kendi çıkarlarını en karlı biçimde icraya dökmenin yollarını arıyorlardı. Japonya, Avrupa ile ilgilenmediğinden konferansa pasif olarak katıldı. İtalya ise tam bir üvey evlat muamelesi gördü.

4 Büyükler

Paris Barış Konferansı’nın dört büyüğü… [Soldan sağa: Lloyd George(İngiltere), Vittorio Orlando(İtalya), Georges Clemenceau(Fransa) ve Woodrow Wilson (Amerika Birleşik Devletleri)][/caption]Fransa Başbakanı Clemenceau ve İngiltere Başbakanı Lloyd George, Avrupa’nın klasik çıkarcı diplomasisini takip etmekteydiler. Almanya’yı bir daha sesini çıkaramayacak kadar ezmek istiyorlardı. Muzaffer Devletler’in başbakan ve dışişleri bakanlarından meydana gelen Onlar Konseyi, esas meseleleri çözdükten sonra, teferruatın tespitini komisyona bıraktılar.

Barış Antlaşmaları bu metotla hazırlandı. Elbette, hazırlanan ilk barış, en büyük düşmanları ile oldu.

Almanya ile Barış: Versailles Antlaşması

Bu barış antlaşması hazırlandıktan sonra 1919 Mayıs’ında Alman Dışişleri Bakanı Rantzau başkanlığındaki Alman heyetine sunuldu. Alman heyeti barışın birçok noktasına itiraz etse de, galip taraf antlaşmayı bir ultimatom olarak Almanlara imzalattırdı. Nitekim 28 Haziran’da Versay Sarayı’nda imzalanan bu antlaşma, Almanlar arasında Diktat(Dikta) olarak anılmaktadır. Aynı şekilde, Alman delegasyonunun başındaki Rantzau da görüşmeler sırasında, ”Bizden savaşın çıkmasının yegâne suçlusu olduğumuzu kabul etmemiz isteniyor. Kendi ağzımla böyle bir itirafı(!) yaparsam, yalan söylemiş olurum.” sözlerini sarf etmiştir.

Almanya’nın Kaybettiği Topraklar

Temel Hükümleri:

  • Toprak olarak, Almanya Belçika’ya Eupen,Malmedy ve Moresnet’yi; Fransa’ya ise 48 yıl önce Prusya Devleti iken aldığı Alsas-Loren topraklarını geri veriyordu. Saar bölgesi de Fransa’ya bırakılıyordu. Poznan ile Batı Prusya topraklarını da Polonya’ya devrediyordu.
  • Almanya, Avusturya Almanları’nın kurduğu Avusturya Cumhuriyeti ile birleşmeyeceğine dair taahhüt veriyordu. Ek olarak Almanya, Ren bölgesini askerlikten tecrit edilecekti.
  • Almanya bütün denizaşırı topraklarından, yani tüm sömürge kaynaklarından vazgeçiyordu.
  • Almanya’ya tamirat borcu ismiyle yüklü miktarda tazminat borcu da yüklendi. Borcun miktarı, Almanya’nın ödeyebileceğinin çok üstündeydi ve onu ekonomik prangaya mahkum ediyordu.
  • Almanya’da mecburi askerlik kaldırılıyor, ve ordusunda maksimum 100.000 kişi sınırlamasına gidiliyordu.

Savaşın bitmesiyle Almanya’da II. Wilhelm’in tahtı ve tacı bırakarak Hollanda’ya kaçmasının peşi sıra sosyalistler tarafından devralınan hükümet, cumhuriyeti ilan etti. 1871’da kurulan 2. Reich, 1. Dünya Savaşı’nın ardından yıkılıyor ve onun yerine Alman Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkıyordu. Genç cumhuriyet, sırtında Versay gibi ağır bir yükle ömrüne başlıyordu, fakat bu yük onu yavaşlatmak yerine kamçılayacak; ve tam da bu kamçılama, dünyayı bambaşka –ve muhtemelen daha kanlı– bir istikbale sürükleyecekti.

Avusturya ile Barış: Saint Germain Antlaşması

Avusturya Almanları, imparatorluk dağılınca kendi devletlerini kurdular. Fakat kurdukları devlet bir cumhuriyetti. Macaristan’ın da bir cumhuriyet kurmasıyla birlikte, 900 yıl boyunca Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde hükümdar olarak kendini kabul ettirmiş Habsburg Hanedanı’nın hakimiyeti de son buluyordu.

10 Eylül 1919 tarihli bu antlaşmayla birlikte Avusturya; Macaristan, Çekoslavakya ve Yugoslavya Devleti’nin bağımsızlığını tanıyordu. Savaş boyunca Avusturya ile Rusya arasında çok kanlı harplerin cereyan ettiği bölge olan Galiçya’yı Polonya’ya bırakıyordu. Bunun yanısıra Tirol ile Trieste’yi İtalya’ya ve Bukovina’yı da Romanya’ya terk ediyordu. Aynı şekilde Milletler Cemiyeti’nin izni olmadan Almanya ile birleşmeyecekti. Yine Avusturya’da da mecburi askerlik kaldırılıyor, ve asker sınırı 30.000’e indiriliyordu.

1. Dünya Savaşı ve St. Germain Barışı ile Avusturya Devleti; topraklarının %85’ini, nüfusunun da %86’sını kaybediyordu. Kalan 7 milyonluk nüfusunun da 2 milyonu başkent Viyana’da bulunuyordu. Bununla birlikte zengin tarım ve endüstri bölgelerinin de Avusturya Devleti’nden tabiri caizse resmen koparılıp alınarak yeni devletlere bölüştürülmesi, bunların üstüne Avusturya’nın sırtına bir de tamirat borçlarının yüklenmesi, devleti ekonomik bakımdan tam bir çıkmaza sürüklemiş oluyordu.

Günümüzde ise Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun toprakları, tam 12 devlet arasında bölüştürülmüş durumdadır. Bu topraklar: Hırvatistan’ın, Çek Cumhuriyeti’nin, Macaristan’ın, Avusturya’nın, Slovakya’nın, Slovenya’nın ve Bosna-Hersek’in tamamı; Romanya’nın kuzeybatısı, Sırbistan’ın kuzeyi, Ukrayna’nın batısı, Polonya’nın güneyi ve son olarak İtalya’nın kuzeydoğusudur…

Bulgaristan ile Barış: Neuilly Antlaşması

27 Kasım 1919 tarihli bu barış ile birlikte Bulgaristan Güney Dobruca’yı Romanya’ya, Gümülcine ve Dedeağaç’ı Yunanistan’a, Tsaribrod ile Sturmitsa bölgesini de Yugoslavya’ya devretti. Bulgaristan’ın Akdeniz (bugünkü Ege Denizi) ile bağlantısı kesiliyordu.

Orduda da kısıtlamaya gidiliyordu. Bulgar ordusu 25.000’in üzerine çıkmayacak, zorunlu askerlik kaldırılacak, bütün hava ve deniz kuvvetleri tasfiye edilecekti. Ekonomik olarak, yine Bulgaristan’ın sırtına da yüklü niktarda tamirat borcu yükleniyordu.

Macaristan ile Barış: Trianon Antlaşması

4 Haziran 1920’de yine Versay’da imzalanmış olan bu antlaşma ile, savaş sırasında ve öncesinde dışişlerinde Avusturya hükümetine bağlı olan fakat içişlerinde hür olan Macaristan; şimdi tamamen bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktığında, galip devletler onu da es geçmemiş oluyorlardı.

Bu antlaşmanın geç kalmasının temel sebebi, komünistlerin sarsık otoriteden faydalanarak bir ayaklanma girişimine atılmalarıdır. Bu girişim üzerine bir de hükümet kuran komünistler, Romanya ve Çekoslavakya’nın Macaristan’a girmesiyle tasfiye edildiler. Bunun üzerine Macaristan’da kurulmuş tek hükümet olan Karolyi’nin hükümeti ile masaya oturuldu.

Macaristan bu antlaşma ile birlikte, topraklarının, tarim arazilerinin, endüstriyel alanlarının ve ormanlarının büyük bir kısmını kaybetmiş oluyordu. Ordusunda da kısıtlamaya gidiliyor, Macar ordusu 35.000 kişiye indiriliyordu. Bunun yanı sıra bütün deniz ve hava kuvvetlerini tasfiye edecekti.

Osmanlı ile Barış: Sevr Antlaşması

Mondros Ateşkesi’nden sadece bir hafta sonra, İngiliz donanması Çanakkale’den geçti ve İstanbul’u işgal etti. İşgale yoğun tepki gelmesi üzerine, işgalin geçici olduğu(!) ve sebebinin İstanbul hükümetini korumak olduğu(!) bir bildirge halinde yayımlandı. İngilizler 12 Ocak 1920’de açılmış olan son Meclis-i Mebûsan’ı, ”Misâk-ı Millî” telkinleriyle ortaya çıktığı için 11 Nisan’da tasfiye ettiler. Fakat bu meclisin kapatılması, Osmanlı mebuslarını 12 gün sonra, yani 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılacak olan başka bir meclise yönlendirecekti. Bu durum da Osmanlı diplomasisini baştan aşağı değiştiriyordu.

Fransız Generalin İstanbul’da Zafer Yürüyüşü

10 Ağustos 1920 tarihli bu barış antlaşmasının gecikmesinin de iki ana sebebi bulunmaktadır:

  1. Ege ve çevresinin, İngiltere’nin isteğiyle Yunanistan’a sunulması üzerine İtalya’nın şiddetli muhalefeti…
  2. Savaş sırasında alınan kararlara göre Rusya’ya devredilmesi kararlaştırılan bölgeler(Doğu Anadolu ve Boğazlar) hakkında yeni kararlar verilmesi ihtiyacının doğması…
    Barış görüşmesi için Paris’e Osmanlı heyeti, önlerine getirilen şartlar karşısında tıpkı müttefikleri gibi beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Heyetin başındaki Ahmet Tevfik Paşa, bu şartlar altında herhangi bir antlaşma imzalanamayacağını belirterek Paris’ten ayrıldı. Bu gelişme üzerine İtilaf Devletleri, Osmanlı’yı antlaşmaya zorlamak için, işgal uygulamasına karar verdiler. İzmir’de toplanmış Yunan kuvvetlerini Anadolu içlerine sürerek Osmanlı’yı yıldırmak istiyorlardı. Balıkesir, Bursa, Uşak ve Edirne kısa sürede Yunan kuvvetleri tarafından ele geçirildi. Bu şartlar altında toplanan Saltanat Şûrası, barış görüşmelerinin tekrarına yönelik karar aldı ve bu sefer heyetin başına Damat Ferit Paşa geçirildi. İkinci heyet, bu ağır şartlar içeren barışı imzaladı. Antlaşmanın şartları, Osmanlı’yı tam mânâsıyla ezmek için hazırlanmıştı:

    Sevr Anlaşması’nı İmzalayan Osmanlı Heyeti

    • Osmanlı Ermenistan Devleti’ni resmî olarak tanıyacak; Ermeni Devleti’nin topraklarını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek.(Başkan Wilson’ın kararıyla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verilecekti.)
    • Osmanlı, Arap coğrafyası üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek.
    • Osmanlı Ordusu 40.000’le sınırlandırılacak ve tüm donanması tasfiye edilecek.
    • Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya’nın büyük bölümü Yunanistan’a; Ceyhan, Antep, Urfa, Mardin ve Cizre kent merkezleri Suriye’ye(Fransız mandası) bırakılacaktı.
    • Çanakkale ve İstanbul boğazları, savaş ve barış zamanlarında tüm devletlerin gemilerine açık olacak.
    • İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir heyet Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim kuracak; bir yıl sonra Kürtler Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecek.

    Fakat, Meclis-i Mebûsan İngilizlerin tasfiyesi sebebiyle kapalı bulunduğundan, antlaşmanın uygulamaya konulması Osmanlı kanunu için mümkün değildi. Ankara’da açılan Millet Meclisi de hem bu antlaşmayı reddetti, hem de imza atanları vatan haini ilan etti. Yasal dayanaktan yoksun olan bu antlaşma, 1. Dünya Savaşı’nın ardından uygulamaya konulamayan tek antlaşma olacaktır.

1. Dünya Savaşı: İnfilâk, Tahrip ve Yıkım #8

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce, eğer önceki bölümlerini okumadıysanız aşağıdaki linkten başlayabilirsiniz:

1.Bölüm “Barut,Fitil ve Kibrit”

Bulgaristan’ın Savaştan Çekilmesi

1918 yılına gelindiğinde Bulgaristan’ın iç vaziyeti çok vahimdi. Almanya’ya gıda yardımında bulunması halkı yiyecek sıkıntısına götürmüş, tarıma dayanan ekonomisi de artık ciddi biçimde sarsılmaya başlamıştı. Üstelik Almanya’dan aldığı malî ve askerî yardımı da Mart ayından itibaren alamamaya başladı. Bulgar ordusu da özellikle yiyecek sıkıntısı dolayısıyla hayli huzursuz durumdaydı. Bu güçlüklerin üstüne Balkanlar’da Yunanistan’ın bir risk olarak belirmesi ve Yunan topraklarına müttefiklerin yoğun asker yığması, durumu daha da kötüye getirdi. İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin Sırp milislerinin de desteğini alarak 14 Eylül 1918’de toplu şekilde taaruz etmesinin ardından Bulgaristan hemencecik çözülüverdi ve savaştan çekilmek için masaya oturmak durumunda kaldı.

Osmanlı’nın Savaştan Çekilmesi

Osmanlı Devleti Brest-Litovsk Antlaşması ile Doğu’daki topraklarının tümünü Rus işgalinden kurtarmıştı. Hem bu ilerleme hem de Kafkasya bölgesinde, özellikle Azerbaycan ve Gürcistan topraklarında Bolşevik rejimin tanınmaması, Osmanlı Devleti’nin iştahını kabarttı. İngiltere ve Almanya’nın da halihazırda Kafkasya’da askeri birimleri mevcuttu. Enver Paşa’nın emriyle buraya hareket eden Osmanlı ordusunun temel amacıysa Bakü’ye ulaşmak ve oradan da Türkistan’a geçerek Türk birliğini kurmaya çaba sarfetmekti. Operasyon başarılı da oldu ve 1918 Eylül’ünde Bakü Osmanlı kuvvetlerinin eline geçti. Fakat Kafkasya’ya bu ehemmiyeti veren Osmanlı aynı önemi Ortadoğu topraklarına göstermedi. İngilizler 1918 Eylül’ünde Filistin’den bir taarruza atıldılar. Eylül ve Ekim ayları boyunca -üçü de bugün ayrı devletlerin başkentleri olan- Amman, Beyrut ve Şam teker teker düşerken buraya görevlendirilmiş Yıldırım Orduları en ufak bir direnç bile gösterememeksizin İngiliz taarruz birlikleri tarafından büyük ölçüde resmen imha edildi. Kalan birlikler de Mustafa Kemal Paşa komutasında Anadolu’yu savunmak üzere Güneydoğu Toroslar’a kadar çekildi. Osmanlı, Anadolu haricindeki bütün Ortadoğu topraklarını terk ediyordu.

Ahmed İzzet Paşa -Cumhuriyet dönemindeki soyadı: Furgaç- (1864–1937)

Talât Paşa kabinesi Ekim ayında görevden çekildi, bu yolla İttihat ve Terakki’nin on yıllık iktidarı sonlanmış oluyordu. Fakat Osmanlı Devleti’nin savaştan çekilmesinde en büyük rolü Bulgaristan’ın düşmesi oynadı. Bundan faydalanarak Trakya bölgesine, İstanbul ve Boğazlara çıkmak üzere yoğun asker yığan İngiliz ve Fransızların tehdidiyle karşı karşıya kalındı. Yeni kabineyi kuran İzzet Paşa da bu şartlar altında derhal mütareke aradı ve 30 Ekim 1918’de Mondros’ta masaya oturdu. Burada imzalanan mütareke ile Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’ndan resmen çekiliyordu.

Bütün bu gelişmeler İttifak Bloğu için yenilginin habercisiydi. Osmanlı ve Bulgaristan’ın savaştan çekilmesiyle tabiri caizse kolları kanatları kırılan Merkezî Devletler de artık düşmanları karşısında tutunamayacak bir pozisyondaydılar. Avusturya-Macaristan, düşmanları bir yana kendi tebâsı olan milliyetçi kitlelerle bile başa çıkamayacak konuma gelmiş ve parçalanma yolunu tutmuştu; Almanya ise artık varını yoğunu ortaya dökmüş, fakat Bahar Taarruzu’ndan emeline ulaşamayarak ayrılmıştı. Artık savaşın sonu çok yakındı.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Savaştan Çekilmesi

Avusturya savaşta yorgun düştüğünden ve peşpeşe başarısızlıklarla karşılaştığından dolayı 1916’lardan itibaren savaştan çekilmeye gayret göstermiş fakat hem barış teşebbüslerinin başarısız olması hem de Almanya’nın desteğiyle savaşa devam etmişti. Fakat 1918 yılına gelindiğinde devletin durumu çok daha vahimdi. Ekonomik sıkıntılar bir yana, Çeklerin, Sırpların ve Hırvatların millî bağımsızlık hareketleri artık devleti adamakıllı sendeletmeye başlamıştı. İmparator 18 Ekim’de devletin federal ve milli azınlıkların muhtariyetini onaylayıcı bir forma kavuşturulacağını belirterek milliyetçileri yatıştırmaya çalışsa da başarılı olamadı. Talep, tam bağımsızlıktı. Romanya’nın fetih yoluyla topraklarına katamadığı Transilvanya’nın Romenleri de şimdi milli bir harekete atılmışlardı.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun etnik dağılımı

18 Ekim’de Paris’teki geçici Çek Hükümeti bağımsız Çekoslovakya’nın kurulduğunu ilan etti. Arkasından Macarlar da ayrı bir devlet kurduklarını ilan ettiler. Bunu da Zagreb’de Yugoslavya (Sırp-Hırvat-Sloven) Devleti’nin kurulması takip etti. İmparatorluğun dağılması üzerine Avusturya Almanları da Avusturya Cumhuriyeti’ni kurdular. Elbetteki cephede Avusturya Devleti için savaşan bütün Çek, Hırvat, Sırp, Sloven, Boşnak ve Macar askerleri yani Avusturya Almanları haricindeki kısmın büyük çoğunluğu, silahlarını bırakıp cepheyi terk ettiler. Bu, Avusturya ordusunun bir ihanetle çöküşü demekti. İtalyanların taarruza geçmesiyle birlikte Vittorio-Veneto bölgesindeki Avusturya hattının yarılması bir oldu. İmparator Karl bunun üzerine hemen mütareke istedi ve Avusturya İmparatorluğu savaştan çekildi. Aslına bakılırsa, artık imparatorluk değildi.

Almanya İmparatorluğu’nun Savaştan Çekilmesi ve Savaşın Sonu

Müttefikler, Almanların Bahar Taarruzu bittikten hemen sonra Yüz Gün Taarruzu olarak anılacak olan bir karşı taarruza geçtiler. Ferdinand Foch, yapılan toplantılarda artık müdafaa durumundan hücum durumuna geçilmesinin gerekliliğini dile getiriyordu. İngilizler Ortadoğu’dan kesin bir zaferle ayrılmış yüzlerce müfrezeyi daha buraya naklettiler. Amerikanlar da artık büyük bir askerî kuvvete erişmişlerdi Batı Cephesi’nde.

Alman Sosyalist lider Friedrich Ebert (1871-1925)

Aslında bu planlanmış bir taarruz değildi. Ağustos’tan itibaren yapılan peşpeşe ve ufak çaplı hücumların sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Zaten Alman ordusunun peşpeşe hücumlar karşısında demoralize olması ve büyük kayıplar vermesi sonucunda yoğun tahkimatlarla donatılmış Alman hattı çözüldü. Almanlar kilometrelerce kovalandılar. 3 Kasım’da Alman donanma askerleri Kiel’de sosyalist teşvikiyle ayaklandılar, bunu da birkaç gün sonra ”İşçi ve Askerler Konseyi”nin kurulması takip etti. Sosyalistler Wilhelm’in barışı sağlamayacağı düşüncesindeydiler ve tam da bu düşünceleri sebebiyle 9 Kasım’da başkent Berlin’de bir ayaklanma çıkardılar ve aynı günde imparator II. Wilhelm tahttan alındı. Başbakanlık da sosyalist Friedrich Ebert’e bırakıldı. 11 Kasım’da yeni hükümet mütareke talebinde bulundu ve bu talep onaylandı. Harp sonlanıyordu.

Birinci Dünya Savaşı dünyanın üzerine nasıl hızlı bir şekilde kabus gibi çöktüyse aynı şekilde hızlıca uzaklaşmıştı. Ancak, yanında hadde hesaba sığmayacak kadar çok şey götürmüştü.

11879043_10153024356931363_7582256089411273218_o

1. Dünya Savaşı: İnfilâk, Tahrip ve Yıkım #7

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce, eğer önceki bölümlerini okumadıysanız aşağıdaki linkten başlayabilirsiniz:

1.Bölüm “Barut,Fitil ve Kibrit”

Ayrıca 1.Dünya Savaşı belgesel serimizi de buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Romanya’nın Savaştan Çekilmesi

Romanya, 1916 yılında savaşa katıldıktan sonra hemen Avusturya’ya hücum etmiş. Fakat hem Avusturya’ya hem de Bulgaristan’a karşı peşpeşe mağlubiyetler almıştı. Bu yüzden topraklarının büyük bir çoğunluğu işgal altına düşmüş. Ancak sırtını Rusya’ya vererek Sereth Nehri’nde bir savunma hattı kurabilmişti. Fakat Rusya’nın savaştan çekilmesi üzerine cılız kalıveren Romanya şimdi Ukrayna’ya giren Almanlar tarafından da tehdit ediliyordu. Müttefikleriyle bağlantısı da kesildiğinden artık yardım alabilme ihtimali de kalmıyordu. Bu şartlar altında çareyi savaştan çekilmekte gören Romanya 1918 Mart’ında Merkezî Devletler ile masaya oturdu. 7 Mayıs 1918 tarihinde de Bükreş’te barış antlaşması imza edildi. Buna göre Karpatlar bölgesinin bir kısım Romanya toprakları Avusturya’ya devredilecek, Romanya; Almanya ve Avusturya’nın ekonomik boyunduruğu altına girecek ve Dobruca bölgesini terk edecekti. Fakat savaşın İtilaf bloğu lehine sonuçlanmasının ardından bu şartlar hükümsüz kalacaktır.

Son Alman Çırpınışı: Kaiserschlacht

Almanya’nın Batı Cephesi’ndeki durumu 1918 Eylül’üne kadar hayli iyi durumdaydı. Bunun temel sebebi de Mart 1918’de başlatılan Kaiserschlacht(Kayzer Muharebesi) taarruzudur. Bu taarruz Alman General Ludendorff tarafından hazırlanmış, direkt olarak savaşı bitirmeye yönelik tasarlanan ve başarısız olması durumunda savaşa dair ümitlerin tükeneceği aşikar olan bir taarruzdur. Bunun yanısıra taarruz planı büyük bir stratejik dehanın ürünüydü, bütün ince noktalar Ludendorff tarafından düşünülmüştü.

Almanlar -en azından 1918 için- tarihte eşine az rastlanır bir bombardımanla İngiliz 3 ve 5. ordusunun mevzilerini, tabiri caizse yerle bir etti. Sadece bu da değil, İngilizlerin konuşlandığı temel bölgelere yoğun zehirli gaz gönderildi. Bu bombardımanın ardından da Almanların elit askerlerinden oluşturulan ve Fırtınabirlikleri -Sturmtruppler- olarak adlandırılan ordu taarruza geçti. Savaşın başladığından beri hiçbir Alman’ın ilerleyemediği kadar ilerlediler. Baharın Fransız topraklarına getirdiği yoğun sis de Almanların ilerleyişine büyük katkı sağlıyor, olası bir düşman bombardımanına karşı kalkan görevi görüyordu. Bu riskli bahar, iki taraf için de ciddi manada ter döktürücüydü. Müttefik birlikleri bu süreç boyunca zaman zaman dağılmanın bile eşiğine geliyorlardı.

Alman Fırtınabirlikleri

Arras üzerine gidilerek kalkışılan taarruz başarısız oldu, zaten Almanların burayı ele geçirmeye pek ehemmiyet verdikleri söylenemez. Flanders’tan kalkan taarruz ise herhangi bir muharebeye sahne olmayarak İngilizlerin bir miktar bölgeyi Almanlara terk etmesiyle sonuçlandı. Fakat baharın en tehditkar Alman taarruzu İngiliz Beşinci Ordusu üzerine yapılandı. Taarruzun sadece üçüncü gününde Almanlar İngiliz hattında seksen kilometrelik bir gedik açmış ve Fransa’nın içlerine doğru ilerliyordu. Almanlar hayli ilerleme kaydederek Amiens’e kadar ulaştılarsa da burayı düşürmeye peşpeşe teşebbüslerine rağmen muvaffak olamadılar.

26 Mart’ta İngiliz ve Fransızların tüm ordusu tek bir adamın emrine veriliyordu: Ferdinand Foch. Aslında bu çok daha önceden atmaları gereken bir adımdı. Almanlar bu geç kalışın faturasını çok ağır kestiler. Bir süre daha ilerleme katettikten sonra üç Alman topu Paris’i bombaladı. Bu tahrip gücü pek etkili olmayan fakat tehdit gücü bakımından bütün Fransa’yı dikenin üstüne getiren bir gelişmeydi. Almanlar taarruzu Mayıs ve Haziran’da da devam ettirerek ”Chemin des Dames” adı verilen bölgeyi tamamiyle ele geçirdiler ve Marne Nehri’ne bitişik Château Thierry’e ulaştılar. Bu, Almanlar ile Paris arasında sadece altmış küsür kilometre kalması demek oluyordu.

Bahar Tarruzu Öncesi Konumlar

Amerika kritik durumun farkına vararak derhal bu bölgeye askerî takviye yapılacağını İngiliz ve Fransızlara bildirdi. Ludendorff’un zamanı daralıyordu. Birkaç hafta içinde Paris düşmezse, birkaç ay içinde Berlin düşecekti; bu bütün Alman yetkililerinin farkında olduğu bir durumdu. Fakat doğrudan Paris üzerine gitmek de büyük bir hata olacaktı. Öncelikle Fransız akınlarını durdurmak ve işgali sağlam temellere oturtmak için Reims’i ele geçirmek gerekliydi.

Bu yolla Champagne’ye girilerek bütün Fransız toprakları büyük bir kıskaca alınacaktı. Fakat bahar boyunca önlerine geçeni savuran Fırtınabirlikleri bu sefer başarı kazanamadılar. Hâlihazırda elde ettikleri topraklarda öylece kalakalan ve daha fazla ileri gidemeyen Almanlar, artık yorgun da düşüyordu. Şimdi Amerikanlar da 300.000 kişilik bir kuvvetle ortaya çıkıyorlardı. Almanların yeri doldurulamayan yüzbinlerce asker kaybının yanı sıra artık varını yoğunu sarf etmiş bir Alman Hattı’nın karşısında Amerika’nın silah ve asker yardımlarıyla yenilenerek güçlenmiş bir Müttefik Hattı duruyordu. Hücum sırası, bir daha dönmemek üzere onlara geçmişti.

 

 

1. Dünya Savaşı: İnfilâk, Tahrip ve Yıkım #6

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce, eğer önceki bölümlerini okumadıysanız aşağıdaki linkten başlayabilirsiniz:

1.Bölüm “Barut,Fitil ve Kibrit”

Ayrıca 1.Dünya Savaşı konulu belgesel serimiz Süngü’yü şu linkten izleyebilirsiniz.

Birleşik Amerika’nın Savaşa Dahil Olması

1917’de Rusya’nın ihtilallerle sarsılması ve bu sebepten dolayı savaş alanında Almanlar karşısında peş peşe mağlubiyetler alması elbette İtilaf bloğunu korkutmuştu. Eğer Rusya, herhangi bir yolla savaştan çekilme durumunda kalırsa Almanların savaşın başladığı andan beri en büyük dezavantajları olan çift cephede savaşma zorunlulukları ortadan kalkacak; haliyle hem Doğu Cephesi tasfiye edilmiş olacak, hem de Almanların bütün kuvvetleriyle yüklendiği bir Batı Cephesinden zafer kazanma ihtimali azalacaktı. Fakat İtilaf bloğunun korkuları beyhude idi. Çünkü Rusya’nın bıraktığı siyâsî ve askerî boşluk, okyanus ötesinden bir başka büyük devlet tarafından doldurulacaktı: Birleşik Amerika…

Amerika’nın savaşa girmesinde temel etken daha önce de bahsettiğimiz İngiliz-Alman denizaltı ablukalarıdır. Bu deniz savaşlarının sonucunda 1915 Mayıs’ında Lusitania ve 1915 Ağustos’unda da Arabic adlı İngiliz yolcu gemileri Alman denizaltıları tarafından batırıldı. Bu gemilerde birçok Amerikan vatandaşı hayatını kaybetti. Amerika bu olayların ardından Almanya’nın üzerine gitmeye başladıysa da, Alman hükümetinin münasip bir karşılık vermesi üzerine meseleyi uzatmadı. Fakat benzeri bir olay tekrar etti, Alman denizaltıları içinde Amerikan vatandaşlarının da bulunduğu bir Fransız yolcu gemisini batırdılar. Bu olay iki devlet arası ilişkileri hayli gerginleştirmiş oluyordu. Ek olarak Amerika’nın daha çok İtilaf bloğuna yakın davranması ve onlara ticari birtakım yardımlarda bulunması Almanya için mâzur görülebilir bir durum değildi. Bu yüzden Amerika halkında birtakım karışıklıklar çıkarma, kamuoyunu Alman taraftarlığına kaydırmaya çalışma gibi çeşitli operasyonlar yapan Almanya, elbette ki yaptığı her hamlede Amerika’yı daha da karşısına alıyordu.

Arthur Zimmermann(1864-1940), Meksika’ya ilgili telgrafı çeken Alman Dışişleri Bakanı

Almanya sadece bununla da kalmadı, halen gergin olan Meksika-Amerika arası münasebetleri çıkarı adına kullanmak için bir tasarı oluşturdu. Buna göre, şayet Meksika hükümeti kabul ederse; Amerika’nın Almanya’ya karşı savaşa girmesi durumunda Meksika da Almanya ile ittifaka girecek, Almanya Meksika’ya ekonomik yardımlarda bulunacak ve Meksika’nın ara buluculuğu ile hâlihazırda savaş durumunda olan Alman-Japon münasebetleri ittifaka çevrilip Amerika’ya karşı Meksika-Almanya-Japonya ittifakı oluşturulacaktı. Almanya, Meksika’yı ikna edebilmek için kesenin ağzını hayli açıyordu. Fakat işler sarpa sardı. Bu tasarıyı içeren telgraf Meksika’daki Alman büyükelçiliğine gitmek üzere yollandı fakat İngilizler telgrafı ele geçirdiler. Şifreyi çözdükten sonra Amerika’ya derhal durumu bildirdiler. Amerika, an itibariyle Almanya tarafından resmen tehdit edilmekteydi. Mart ayında iki Amerikan ticaret gemisinin daha Alman denizaltıları tarafından batırılması üzerine Amerika’nın sabrı tükendi. 2 Nisan 1917’de (yani Rusya’da asıl devrime 7 ay kala) Amerika, Almanya’ya savaş ilan etti…

Ekim Devrimi

Geçici hükümetin savaşa devam kararı alması üzerine, Şubat Devrimi’nde büyük rolleri olan Bolşevik ve Menşevikler şimdi geçici hükümete de karşı duruyorlardı. Bu grupların önderliğinde Rusya’da birçok ayaklanma cereyan etti. Kısa zaman içinde geçici hükümetin başına geçen Kerensky bu ayaklanmalar karşısında sert tedbirler aldı. Lenin ülkeden kaçmak durumunda kaldı, şimdi Menşevikler’den ayrılıp Bolşeviklere geçen Troçki ise tutuklandı, fakat Eylül’de serbest bırakıldı. Kerensky 14 Eylül 1917’de Rusya’da cumhuriyeti ilan ettiyse de, devletin iç yapısı ve halkın durumu hala karmakarışıktı. Memlekete tam bir kaos hakimdi.

Vladimir Lenin(1870-1924) halka hitap ederken

Bu karmaşık durumdan faydalanan Bolşevikler, Troçki’nin liderliğinde bir Devrim Komitesi kurdular ve 5 Kasım’da bir hükümet darbesine teşebbüs ettiler. Çağın en önemli teşebbüslerinden biri, 7 Kasım’da başarılı bir ihtilal şeklinde sonuçlanmış oluyordu. Bu, Rusya’da Bolşevik rejimin başlaması demekti. 8 Kasım’da Lenin saklandığı yerden ayrılıp Petersburg’a döndü. Darbe başarılı olur olmaz Almanya ile barış teşebbüslerine girişildi. 27 Kasım’da Almanya bu teklife yeşil ışık yaktı ve 15 Aralık 1917’de mütareke imza edildi. Bunun ardından 22 Aralık’ta da Brest-Litovsk’ta bir barış antlaşmasına gidildi. Görüşmelere Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan da katıldı. Hayli uzun süren görüşmelerden sonra 3 Mart 1918’de uzlaşmaya varılabilmiş ve Rusya savaştan çekilmiş oluyordu. Bu, İtilaf Bloğu’nun zaten beklediği bir haber olmasına rağmen, yine de korkutucuydu.

Yunanistan’ın Savaşa Dahil Olması

Yunanistan Devleti’nin kralı Konstantin, II. Wilhelm’in eniştesi oluyordu. Aslında bu tür aile bağlarına Avrupa devletleri arasında sıklıkla rastlayabiliyorsak da, Kral Konstantin’in Merkezî Devletlere fazlaca bir sempati beslediği ortadadır. Fakat İngiltere ve İtalya başta olmak üzere İtilaf bloğunun Akdeniz’de çok kuvvetli bir hakimiyeti olduğundan savaşa Almanya’nın ittifakı olarak katılmaya cesaret edemedi. Buna karşın aynı devletin başbakanı olan Venizelos’un İtilaf Devletleri’ne büyük bir eğilim göstermesine ve savaşa bu blokta derhal katılmanın gerekli olduğunu defalarca teklif etmesine rağmen, hem kral hem de genelkurmay bu teklifi reddettiler.

Yunan askerleri

Birkaç defa daha Venizelos’un benzeri teşebbüsleri olduysa da hep ret ile karşılaştı. Bir süre sonra Bulgaristan’ın savaşa katılması üzerine İngiltere ve Fransa’nın Yunanistan’ı bir askerî üs gibi kullanmalarına göz yuman Venizelos, yaptığı bu iş sebebiyle kral tarafından görevinden azledildi. Bunun üzerine 1916 Ağustos’una kadar sessiz kalan Venizelos bu tarihte Selanik’te bir ayaklanma çıkardı. Kuzey Yunanistan ve Adalar Venizelos’u destekliyordu. Bu destekle bir de hükümet kuran Venizelos, Yunanistan’ın Müttefikler tarafında savaşa katıldığını da ilan etti. Müttefikler, Venizelos’u desteklediler ve kralı işbaşından indirmek üzere hemen harekete geçtiler. 1917 Haziran’ında Atina’ya asker çıkarmayı başaran İngiliz ve Fransızlar kralı cebren görevden indirdiler ve Venizelos’u buraya yeni hükümeti kurmak üzere çağırdılar. 26 Haziran 1917’de de Yunanistan Merkezî Devletlere savaş ilan etti.

Sulha Özlem

Savaş başlayalı uzun zaman olmuştu ve -iki taraftan da- devletler bu durumdan pek memnun sayılmazlardı. Hem devletlerde bir yorgunluk beliriyor hem de kamuoyundan tepkiler çığ gibi büyüyordu. Savaş uzadıkça yaşama şartları da hayli güçleşiyordu.

Bu yorgunluğun ilk büyük işaretini Avusturya-Macaristan verdi. Avusturya, savaşın başından beri doğu sınırında Rusya’nın ağırlığını hissetmiş ve bu ağırlığı kaldıramayıp gerek Almanya’dan gerek Osmanlı’dan askerî yardım almıştır. Avusturya, İtalya’ya karşı da büyük kayıplar vermiş; her ne kadar Caporetto’da İtalyanları hezimete uğratmışsa da, bu zafere ancak Almanya’nın desteğiyle ulaşabilmişti. Şimdi devletin çok-uluslu yapısı da başını ağrıtıyordu. Çeşitli örgütler imparatorluğu ”parçalamak” için çalışmaya çoktan başlamışlardı bile.

Almanya’ya gelince, savaş ona da yavaş yavaş ağır gelmeye başlıyordu. Doğu Cephesi artık tasfiye olmuşsa bile Almanlar bu cephede başarı kazanmak için az şey ödememişlerdi. Ek olarak Batı Cephesi’ndeki Alman kuvvetleri de her ne kadar Doğu’dan gelen takviyelerle kuvvetlenmişse de gitgide erimeye devam ediyorlardı. Üstelik şimdi Batı Cephesi’nde düşman olarak sadece İngiliz ve Fransızlar değil Amerikanlar da vardı. Bunların yanı sıra savaşın başından beri her başı sıkışan müttefikine yoğun destekte bulunmaktan tabiri caizse iflahı kesilen Almanya’nın şimdi ekonomisi de yalpalamaya başlıyordu. Bir müddet Bulgaristan’dan gıda temin etmek zorunda kalan Almanya, Bulgaristan’ın da kısa süre içinde ekonomik felce girmesinin ardından bu yardımı da temin edememeye başlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu her ne kadar İngilizler karşısında beklenenden kuvvetli bir direnç göstermişse de önce Bağdat’ı, sonra Kudüs’ü kaybetmiş; Arap coğrafyasında da ani bir ihanetle karşı karşıya kalmıştı, bu gelişmeler zaten yıllardır savaştan savaşa koşuşturan Osmanlı için çok korkutucu darbelerdi. İmparatorluğun sonu pek yakın görünüyordu…

Müttefikler’de de benzeri bir bıkkınlık ve tedirginlik bulunmaktaydı. Rusya’nın önce Almanlar karşısında mağlubiyetler alması sonra da savaştan çekilmesi, İngilizlerin Osmanlı toprakları üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için beklenenden çok daha kuvvetli bir Osmanlı direnci ile karşılaşmaları, Avusturya ve Bulgaristan’ın Sırbistan ve Romanya’yı yere sererek Balkanlar’da kısmî bir hakimiyet elde etmeleri, İtalya’nın Avusturya karşısında Caporetto’daki hezimeti, tasfiye edilen Doğu Cephesi’nden dolayı Almanların tüm kuvvetlerle Batı Cephesi’ne yüklenebilmesi ve bu yolla Fransa’nın büyük bir Alman işgali tehdidiyle karşı karşıya kalması gibi durumlar bu blok için de hiç hayra alamet değildi, birnevî savaşın kötüye gittiğinin işaretleriydi.

Sıradaki bölümü okumak için buraya tıklayın.

—————–

Kaynakça

-J. W. Wheeler-Bennett, Brest-Litovsk: The Forgotten Peace, Macmillan, London, 1938.
–Gottlieb, Studies in Secret Diplomacy during the First World War, Ailen and Udwin, London, 1957.

Kozmosun Gizemli Varlıkları: Kara Delikler

İlk tespit edildiği andan itibaren tüm insanlık adına büyük merak konusu olmuş bir kavramla ilgili edinilen bulgulara, derinlemesine bir yolculuğa çıkalım. Kara delikler… Öncelikle bilmemiz gereken husus şu: Kara delikler, günümüzde tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu yönüyle bilim-kurgu filmlerine ve kitaplarına malzeme olmaya müsaittir. Temel olarak ne olduğunun belirtilmesi gerekirse, bir cümleyle:

Kütlesi çok büyük, çekim gücü -ileride değineceğimiz- olay ufkuna giren her türlü madde ve ışınımın kaçamayacağı derecede güçlü olan kozmik bir cisimdir.

İlk olarak, bir kara deliğin oluşumundan bahsetmek gerekirse, şüphesiz ki üzerinde durulacak en önemli kavram Schwarzschild çapı olacaktır. Kütleye bağlanan, yani maddelerin kütlelerine göre doğru orantılı olarak değişkenlik gösteren bu karakteristik elemanın bir örnekle tanımını yapmak gerekirse; ”a miktarındaki kütlenin Schwarzschild çapı b kadardır. O halde a kütlesini, b kadarlık bir çapa sıkıştırdığımız takdirde, madde uzay-zaman tekilliğine düşecek; bir başka ifadeyle kara delik oluşturacaktır.” Bu minval üzerinde Dünya’nın Schwarzschild yarıçapı sadece 9 mm iken Güneş’inki yaklaşık olarak 3 km’dir. Aslına bakılırsa bu tanım doğrultusunda, bir karıncanın bile gerekli ölçekte yani kendi Schwarzschild çapına kadar sıkıştırılması durumunda, ufak ve neredeyse etkisiz de olsa bir kara delik oluşturulması mümkündür; kulağa çok aykırı geliyor fakat öyle.

İşte uzay boşluğunda bulunan herhangi bir kara delik de yıldızların kendi Schwarzschild çaplarına kadar çökmeleriyle meydana gelmektedir. Yıldız atalarının kütlelerine göre kuvvetleri artmakta veyahut azalmaktadır. Peki yıldızlar neden kendi kendilerine, hacimce bu kadar ufak bir alana sıkışırlar? Bunun tek sebebi, ömrünün sonlarına doğru kütlesi belli bir miktarın çok daha üzerine çıkmış yıldızların; içe çökme yönünde çalışan kütleçekim kuvvetlerinin, bu kuvvete direnerek dışa itme yönünde çalışan basınç kuvvetlerine galip gelmesidir.(Elbette burada daha onlarca parametre bulunmakta fakat onlara değinmeyeceğiz.) Bu kuvvetler arasındaki dengenin sağlanamaması durumunda (şâyet yıldız yeterli kütledeyse) yıldızın içe doğru çökmesini engellemeye yani dengeyi sağlamaya yetecek başka bir kuvvet söz konusu değildir. Bu durum sonucunda yıldız içe doğru çöker ve -ulaşabilirse- kendi Schwarzschild çapına ulaştığı anda kara deliğimizi oluşturur.

Simülasyon olarak, karşımızda bir galaksi ve de galaksiyle aramızda bir kara delik olsaydı, ortaya nasıl bir görüntü çıkardı sorusunun cevabı: Kara delik galaksiden bize gelen ışığın bir kısmını emmekte, bir kısmınıysa bükerek iletmekte.

Kara delikleri anlama yolunda bir başka kilit kavram daha çıkıyor karşımıza: olay ufku. Kara deliğin çekim gücünün yoğunlaştığı alandır. Herhangi bir maddenin ve hatta hızıyla meşhur ışığın (bkz.) dahi çekim kuvvetinden kaçamadığı kuşağa verilen isimdir. Bir kara deliğin olay ufkunun çapı, atası olan yıldızın kütlesiyle doğru orantılıdır. Şayet imkânımız olsaydı ve bu olay ufkundan, karadeliğin merkezî noktasının aksi yönüne bir ışık tutabilseydik, ışık olay ufkundan asla çıkamayacak, bir süre sonra da geri bükülüp merkez tarafından emilecektir. İşte bu ışığı emme yeteneğinden ötürü, kara delikler görünmezdir. Ancak gelişmiş teleskoplarla, çevresindeki gök cisimlerinin hareketleri doğrultusunda yerleri tespit edilebilmektedir. Olay ufkuna düşen bir cismin hacminin biçimindeki değişime spagettileşme deniliyor. Bunu bir tür uzama hâli olarak da belirtebiliriz. Bu durum, cismin merkeze yakın olan bölgesine uygulanan çekim kuvvetinin, merkeze uzak olan bölgesine uygulanana göre çok daha fazla olmasından kaynaklı olarak, bir tür gerilmeye maruz kalması sonucunda oluşan uzamaya verilen isimdir.

Fakat tam da bu noktada zihinlerde ortaya çıkan bir yanılgıyı düzeltmek gerekiyor. Şayet bir yıldız, kara deliğe dönüşürse kütlesinde bir artış olmayacaktır. Bu bağlamda kütleçekiminde de bir artış olmayacaktır. Basit bir örnekle, Güneş yarın bir karadeliğe dönüşse, Dünya’nın yörüngesi için hiçbir şey değişmeyecek; Güneş’in etrafında döner gibi kara deliğin etrafında döneceğizdir. Fakat çok önemli iki farkla ki:

  • Kara delikler merkezlerinde, sonsuz yoğunluk ile ifade edebileceğimiz -çekimsel- tekilliği barındırırlar.
  • Kara delikler her türlü maddeyi ve ışınımı sadece çekmemekte. Bunun yanı sıra onları esrarengiz şekilde emmekte, dışarıdan görüldüğü kadarıyla yok etmektedir.

Samanyolu Galaksi’sini incelediğimizde karşımıza Güneş Sistemi’ne hayli benzeyen bir program çıkıyor. Bir merkez ve bu merkezin etrafında dönen -içlerinde Güneş’imizin de bulunduğu- 200 milyardan fazla yıldız… İşte bu kadar büyük bir kütleyi, kütleçekim kuvvetiyle, ‘galaksi’ adı altında bir küme halinde tutabilecek şeyin ancak bir kara delik olabileceği iddiası bulunmaktadır. Yani galaksimizin bizzat merkezinde de bir karadelik, hatta iddiaya göre süper büyük kütleli bir kara delik bulunmakta.

Görsel sonucu

Başta ifade ettiğimiz kara deliklerin bilim-kurguya açık olan yanı hiç şüphesiz ki,”İçinde ne var?” sorusu olacaktır. Şâyet bir astronot kara deliğin içine düşecek olsa (yüksek kütleçekim kuvveti sebebiyle daha kara deliğin merkezine ulaşamadan spagettileşerek yaşam faaliyetlerinin sonlanmaması imkansız olsa da), orada onu ne karşılayacaktır? Başka evrenlere yada başka boyutlara açılan bir tür geçit olduğuna dair iddialar bulunmakta. Nitekim kara deliğin başka bir evrendeki ‘beyaz delik’ (bu ismin verilmesinin sebebi, kara deliğin emdiği ışığın da bu delik tarafından salınması sebebiyle etrafa ışık saçacağı varsayımıdır) aracılığıyla bu evrene ulaştırdığına yönelik iddialar da sunulmuştur. Bunların doğruluğu ispatlanamadığı gibi yanlışlığı da ispatlanamamakta. Elbette ki böyle iddialara verilebilecek en uygun tepki ”Neden olmasın?” olacaktır. Fakat şu da belirtilmeli ki: maalesef içinin nereye açıldığıyla ilgili hiçbir net bilgimiz yok, henüz bunu gözlemleyebilme imkânımızın olmadığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

______________________________________________________

> Kara delikler ile ilgili bir film tavsiyesi yapmak gerekirse, hiç şüphesiz ilk sırada yüksek ihtimalle çoğunuzun duyduğu Cristopher Nolan’ın elinden Interstellar (Yıldızlararası) isimli bilim-kurgu türündeki film olurdu.

KAYNAKÇA

NASA.
– John Taylor, Kara Delik, E Yayınları, 1992.
Wikipedia: Black hole.
– Kip Thorne, Black Holes and Time Warps, W. W. Norton & Company, 1995.

Evrenin Doğumu: “Big Bang”

İnsanlık ilk bilimsel ve düşünsel gelişmelerini merakı ve ihtiyaçlarının dürtüsüyle elde etmiştir-muhtemelen sonuncuları da böyle olacak-. Bu karşı konulmaz merakın belki de başında, içinde bulunduğumuz kâinâtın nereden geldiği sorunsalı var. Öyle olmalı ki tarih boyunca buna dair birçok teori ortaya atılmış, birçok delil getirilmiş, birçok çürütme yapılmıştır. Bugünse elimizde bütün bu karmaşanın sonucu olarak doğmuş ve delillerinin fazlalığıyla ”realite” konumuna ulaşmış bir teori var. İsmini, ilk ortaya atıldığı dönemde, Fred Hoyle ismindeki bir astronomun kendisiyle dalga geçme amacıyla dillendirdiği bir tabirden alıyor: ”Big Bang”…

Ortada bir hakikat var ki şayet evren hakkında temel bir bilgiye hâkim olmak istiyorsak, ilk olarak onun doğumuna ve çocukluğuna gitmeli, bu anlara tanıklık etmeliyiz. Yani 13.8 milyar yıl öncesine…

vikipedi big bang ile ilgili görsel sonucu

Sıcaklığı günümüz ölçüm değerleriyle ifade edilemeyen atom boyutlarındaki bir noktadan büyük, sessiz (sesin yayılımı için çevrede madde bulunmalıdır) ve aşırı ilginç bir patlama meydana geldi. İlk olarak bu noktayı değerlendirmemiz gerekli. Fakat maalesef bunu yapamıyoruz. Bu belirttiğimiz nokta o kadar sıcak ki, hiçbir fizik kanunuyla ve formülle anlam yüklenemiyor, açıklanamıyor.

Fakat bu patlama sonucunda ortaya, -günümüzde hâlâ etkisini sürdüren- müthiş bir genişleme hâli çıktı. İşte tam da bu genişleme hâli, çok kısa bir süre sonra elektron ve diğer ufak parçacıklardan oluşan bulutsu bir karışımın oluşmasına imkan sağladı. Yine çok kısa bir süre sonra, fazlasıyla hızlı bir biçimde soğumaya ve genişlemeye devam eden evrende, bu küçük parçacıklar; proton ve nötron gibi temel atom parçalarını oluşturacak şekilde başkalaştı. Tüm bu olaylar, Büyük Patlama’dan sonra, 1 saniyeden kısa bir süre içerisinde gerçekleşti.

Yüz binlerce yıl sonra, oluşmuş proton, nötron ve elektronun bu bulutsu yapı içinde, nükleosentez işlemi yoluyla bir araya gelmesi sonucunda bazı atom çekirdekleri oluştu. Kütlesel olarak oluşan maddelerin %75’ini Hidrojen, %25’ini Helyum ve bu orana katılmayacak kadar az miktarını da Lityum oluşturmaktaydı. Milyarlarca yıl sonra ise, oluşan bu elementlerin kütleçekimsel etki vesîlesiyle bir araya gelmeleri sonrasında (ileride gökadaya dönüşecek olan) büyük bulutsu topluluklar ve ilkel yıldızlar meydana geldi.

Bu yıldızların evrenin gelişimi bakımından rolü çok büyüktür. Çünkü bu yıldızlar, yaşamlarını sürdürebilmek için yakıt olarak basit elementleri (başta hidrojeni) tüketirler. Fakat buna tam olarak tüketim denemez, çünkü bunun sonucu olarak içlerindeki -çok- yüksek sıcaklıkta, çeşitli ağır elementlerin oluşumuna sebebiyet verirler. Bu size çok basit bir cümle gibi geldi, fakat ‘ağır element’ olarak ifade ettiğimiz şeyler gezegen ve canlı oluşumunun temel yapı taşlarıdırlar. Yıldızlarımızın ölüm vakti geldiğinde, patlarlar ve içlerinde sakladıkları bu aşırı değerli ağır elementleri uzaya salıverirler.

Sonraki kuşak -kısmen daha kompleks- yıldızlarla birlikte bu işlem hızlandı ve bu ağır elementlerle -içinde Güneş’imiz ve Dünya’mızın da bulunduğu- galaksiler, gezegenler, çeşitli gök yapıları meydana geldi. Üzerinde yaşadığımız dünyanın her yerinde ve bizim damarlarımızdaki kandan, kemiklerimizdeki iliğe kadar ”her yerde” bu yıldız kökenli ağır elementler var. Bu realite karşısında ”Bizler yıldız tozlarıyız.” gibi bir deyiş dönmeye başlamıştır kozmologlar arasında.

Görsel sonucu
En özet haliyle evrenimizin bugünkü haline ulaşım yolu bu şekildedir. Onun gelişimini tam manasıyla kavramak, muhakkak ki ‘onu anlamak’ yolunda çok aydınlatıcı, hatta yolun yarısı olacaktır belki de.

 

Kaynaklar

1. http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/1503721.stm
2. https://global.britannica.com/topic/big-bang-model
3. Barbara Ryden, ”Introduction to Cosmology”, syf. 196, Addison-Wesley, 2003.
4. Mukhanov, V: “Physical Foundations of Cosmology”, syf. 120, Cambridge, 2005.
5. https://phys.org/news/2005-09-ferreting-stars.html
6. Donald D. Clayton, Handbook of Isotopes in The Cosmos, Cambridge, 2003.

BilimX, yaklaşık 2 senedir ürettiği 120'den fazla bilimsel makaleyi revize ediyor. Şu anda yazıların %30'u revize edilip yayınlandı. Kasım ayında tamamı bitirilip bilimseverlere sunulacaktır.  İyi Okumalar!