videoblocks-concept-of-hyperloop-high-speed-white-passenger-train-moves-in-transparent-glass-tunnel-against-a-background-of-blue-sky-seamless-looping-element_bt4g9ku-m_thumbnail-full01

Ulaşımda Devrim: Hyperloop

We’re not selling transportation, we’re selling time.

Dünya, farkında olamadığımız bir hızla değişiyor. Her gün yeni bir kavram daha hayatımızda yer ediniyor. Bunlardan bir tanesi de, yukarıda gördüğünüz slogan ile yola çıkan ve ulaşımda devrimin öncüsü olacak olan Hyperloop.

2013 yılında, Elon Musk tarafından ortaya atılan Hyperloop (Bu fikri ortaya atan ilk kişi o değildir.) , o günlerden beri merak edilen bir konu oldu. O dönemde, Hyperloop ile ulaşılabilecek hızlar kamuoyu ile paylaşıldıktan sonra bu durum, pek çok insan için “uzak bir gelecekte gerçekleşebilecek” bir konu olarak kalmıştı. Fakat 4 yıllık süreç içinde Hyperloop, bu durumun hiç de düşünüldüğü gibi olmadığını gösterdi.

Hyperloop

Hyperloop, ilk deneme sürüşlerinde saatte 70 km/s’lik bir hıza ulaşmıştı. Fakat geçtiğimiz aylarda yapılan ikinci denemelerde 308 km/s‘lik hıza ulaşan Hyperloop, önceki denemelere göre büyük bir yol katetti. Projenin nihai hedefi ise, 1200 km/s’lik hıza ulaşmak.

Musk, Hyperloop’u ilk olarak New York ve Washington arasında kurmak istediğini belirtmişti. Geçtiğimiz yaz aylarında ise Boring Company aracılığı ile bu hayal gerçekleşme yoluna girdi. Boring Company, New York ve Washington arasını 29 dakikaya indirecek olan –normal süresi uçak ile 1 saat– Hyperloop için gerekli hükümet onaylarını aldı.

Peki Hyperloop’un bu muazzam hızı nereden geliyor?

Şu anda kullandığımız ulaşım araçlarının hızlarının neden çok daha fazla olmadığını hiç düşündünüz mü? Çünkü karşınızda çok büyük bir engel var: Sürtünme kuvveti. Yol veya ray ile yapılan sürtünme kuvveti sonucu motorun ürettiği gücün büyük kısmı sürtünme nedeniyle ısınan tekerlekler yüzünden atık ısı olarak havaya karışıyor. Bu sebeple, hızlanan araçlarda motorun benzin yakarak ürettiği enerjinin gittikçe daha az kısmı işe dönüşüyor.

Hyperloop ise, ray ötesi bir sistem kurarak sürtünme kuvvetini çok yüksek ölçüde ortadan kaldırıyor. Kapalı bir kapsül içerisinde, manyetik yastıklarla havada yolculuk edecek olan Hyperloop, bu sayede sürtünme engeline takılmadan çok yüksek hızlara ulaşabiliyor.

Ray Ötesi Sistem

 

Sürtünmenin kalkması ile Hyperloop’un elektrikli motorunun ürettiği enerjinin çok yüksek kısmı hızlanmak için harcanıyor.

Kaza yapar mı?

Musk’ın Hyperloop One şirketinin rakibi olan Hyperloop Transportation Technologies (HTT) şirketinin CEO’su Dirk Ahlborn geçtiğimiz sene Türkiye’de düzenlenen İnovasyon Haftası’nda “İnsan hatalarından kaynaklanan bir kaza yapma ihtimali yok.” açıklamasını yaptı.

İklim şartlarından etkilenmeyen, darbelere karşı dayanıklı bir kapsül içerisinde seyahat edecek olan Hyperloop’un herhangi bir çarpışmaya uğraması ihtimali yok. Bu sebeplerle, en güvenli ulaşım yollarından biri olacağı belirtiliyor.

Peki yapım maliyeti ne kadar?

Günümüzde bir hızlı trenin kilometre başına maliyeti, yaklaşık olarak 30 milyon dolardır. Hyperloop’un km başına maliyetinin ise, yaklaşık 13 milyon dolar olacağı tahmin ediliyor. Yani, hızlı trenden çok daha hızlı olan Hyperloop’un maliyeti, nispeten çok ucuz olacak.

Deneme testleri hızla devam ediyor. Hyperloop One ve Hyperloop Transport Technologies şirketleri, ilk Hyperloop hattını açmak için yoğun bir çaba sarf ediyorlar. İlk hattın ne zaman açılacağı ise kesin olarak belirlenmiş değil.

Ulaşımda devrim, daha yeni başlıyor ve oldukça uzun süreceğe benziyor. Elon Musk’ın, geçenlerde yaptığı “roketle ulaşım” fikrinden sonra Hyperloop’u geride bırakacak yeni teknolojiler konuşulmaya başlandı bile.

Acaba önümüzdeki on yıl içerisinde daha neler göreceğiz? Fakat sadece uzaktan seyretmek değil, daha iyisini yapmak için çalışmak dileğiyle, hoşçakalın.

Kaynakça:

  • hyperloop-one.com
  • pocket-lint.com
  • theguardian.com
  • ntv.com.tr
  • hürriyet.com.tr

Yerleşik Yaşama Geçiş: Uygur Devleti

Tarihte Göktürk Devletinin yıkılmasının ardından Orta Asya’da oluşan bu boşluğu yine bir Türk Devleti doldurmuştu. Lakin bu devlet kendinden önceki Türk Devletlerine veya Türk Boylarına hiç benzemedi. Çünkü bu devlet Türklerin şimdiye kadar düstur edinmiş olduğu göçebe hayattan yerleşik hayata geçiş yapacaktı. Bakalım bu geçişin devletimize ne gibi etkileri olacak?

Uygur Devleti 744 yılında Ötüken‘de kurulmuştur. Kurucusu Kutlug Bilge Kül Kağandır. Devleti kurmuştur kurmasına ama maalesef iki sene kağanlık yaptıktan sonra vefat etmiştir. Yerine politik zekası yüksek olan oğlu Moyen-çor geçmiştir. Bu genç, tahta geçtiğinde çok iyi biliyormuş ki “Devleti kalıcı yapmanın tek yolu Türk Boylarını bir çatı altında toplamaktır.”

Bu düşünceyle ilk olarak Türk Boyları arasında en güçlüleri olan Dokuz Oğuzları toparladı ve kendisine bağladı. Daha sonra Yenisey Irmağından Altay-Tanrı Dağlarına kadar bütün Türk Boylarını bir çatı altında birleştirmiştir. Bu şekilde Orta Asya’da siyasi birliği sağlamış ve Türk Milletini tek yumruk haline getirmiştir.

 

Bu sırada ise Arap-Çin savaşları cereyan etmişti. Türk Boylarından biri olan Karluklar Talas Savaşında Abbasilerin yanında yer alarak Çinlilerin yenilmesine neden olmuş ve bu sayede- şuanda Çinliler tarafından acımasızca şehit edilen kardeşlerimiz- Doğu Türkistan’ı Çin istilasından kurtarmıştır. Aynı zamanda ilk kez İslamiyet ile tanışan Türkler İslamiyet’in Şamanizm ve Tengriciliğe çok benzer yanının olmasından dolayı İslamiyeti seçmeye başladılar. Bu olanların yanı sıra Çin, Orta Asya’daki gücünü yitirmişti. Bu da onları kaçınılmaz bir darbeye sürükledi. Anne tarafı Göktürk olan An lu Şan adındaki bir komutan 200 bin kişilik ordusu ile Çin’in en önemli ve başkenti olan Lo Yang ve Çang An’ı kuşattı. Tang İmparatorluğu hemen Uygur Devletinden yardım istedi. Moyen-çor kayıtsız kalmadı ve başkentleri geri aldı ama bu Çin’e ağır patladı. Tam tamına 20 bin top ipeğe mal oldu.

Moyen-Çor vefat ettikten sonra devlet içten ve dıştan baskılara maruz kaldı. Artık başa geçen kağanlar Ay Tengri’den kut alıyorlar farklı sıfatlar ediniyorlardı. Bunun yanında Tibetler Uygurlarla diplomatik açıdan iyi anlaşan Çinlilere baskı yapıyor. Onlara saldırılar düzenliyordu. Tibetler Çinlilerle kalmayıp Uygur Devletine de akınlar düzenlemeye başladı. Bundan destek alan göçebe hayata hala devam eden Kırgızlar ise onlara destek verdi. Bu ihanete fazla dayanamayan Uygur Devleti 840 yılında yıkılmıştır. Uygur Devletinin yıkılmasındaki iç etkenler ise Türk kültüründen uzaklaşıp Maniheizm dinini seçmeleridir. Bu onların savaşçı yönlerini köreltmiş lakin yerleşik hayata geçmelerini , bilim, sanat ve edebiyatta gelişmelerini sağlamıştır. Ayrıca Uygur Devletinin Türk Milletine en büyük katkılarında birisi ise 8 harfli Türk Alfabesidir.

Kaynakça:

 • Turgun Almas, Uygurlar

 • İlber Ortaylı, Türklerin Tarihi, 1.kitap     

hungarian-parliament-335130_1920

Karlofça’ya Giden Yol #1 “Macar Sorunu”

Osmanlı Tarihi okurken kuruluş döneminden başladığımız zaman coşku ve heyecan ile başlarız. Zaferler göğsümüzü kabartır ve tarihimizle gurur duyarız. Zaman geçer ve yükselme dönemini de bitiririz. İşte o zaman bir huzursuzluk hissederiz. Eski coşku yoktur içimizde. Duraklama dönemine geldiğimizde gittikçe sakinleşiriz ve gerileme dönemi kısmına geldiğimiz zaman ise üzülür, kızgınlaşırız. Yapılan hatalara karşı, hatayı yapan kimselere karşı kin duyarız. 

Tarihçiler, Osmanlı İmparatorluğu’nu dönemlere göre ayırır. Her döneme, kendilerince bir başlangıç ve bitiş koyarlar. Gerileme Dönemi’nin ise başlangıcı olarak Karlofça Muahedesi”ni önümüze koymuşlardır. Bu yazı dizisinde Karlofça’yı imzalamamıza neden olan “Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları”nı anlatmaya çalışacağım. İyi okumalar!

 

1- Macar Sorunu ve Vasvar Anlaşması

Kanuni’nin Mohaç ile 2 saat içerisinde yıktığı Macaristan, Avusturya ve Osmanlı arasında paylaştırılır. Verimli ovalar ve güçlü kalelerin bulunduğu büyük bir kısım Osmanlı’da kalırken, az bir kısım Avusturya’ya bırakılır. Üstelik, Avusturya’ya bu yerlerin verilmesi karşılığında da her yıl Osmanlı’ya 30.000 altın ödeme yapması şart koşulur. Avusturya, yediği bu ağır darbeyi unutmayacaktır.

 

17.yüzyılın ortasına gelindiğinde Avusturya, Macaristan üzerindeki nüfuzunu artırmaya dayalı bir politika yürütür. Orta Macaristan, Avusturya’nın hakim olduğu bir yer haline gelir. Osmanlı İmparatorluğu, o sırada bunu fark edemez, çünkü doğuda İran ile muharebededir ve iç isyanlar ile boğuşmaktadır.

Yavaşça başlayan etkileşimler, zaman geçtikçe değişik bir hal alır ve çatışma haline gelir. Avusturya’nın desteği ile Erdel, Eflak ve Boğdan Osmanlı’ya isyan eder. Bunun üzerine Osmanlı-Avusturya Savaşı başlar. Köprülü ailesinin yetenekli mensuplarından Köprülü Mehmet Paşa, isyanları bastırırken Fazıl Ahmet Paşa Uyvar’ı fetheder. ( Uyvar, Viyana’ya en yakın kaledir.)

Ahmet Şimşirgil’in anlattıklarına göre Fazıl Ahmet Paşa, Uyvar’a vardığında kale komutanına bir mektup gönderir. Mektupta şunlar yazmaktadır: “Padişahımızın sizin hakkınızdaki niyetini bilseydiniz, bizim buraya neden geldiğimizi bilmiş olsaydınız, evlatlarınızı onun uğrunda kurban ederdiniz. Biz sizi ateşten kurtarmaya geldik. Biz sizi iki cihan saadetine kavuşturmaya geldik.”

Avusturya, Osmanlı’nın başarılarını görünce Papalığın tavsiyesi ile barış görüşmelerine başlamak istediğini duyurdu. Görüşmeler başlayacağı sırada, St.Gotthard Savaşı ile Osmanlı’nın ilerleyişini durdurmuş olmalarına karşın Avusturya, batıdaki siyasi olayların da etkisiyle “Vasvar Anlaşması”nı onaylamıştır.(10 Ağustos 1664)

Anlaşma maddelerine gelecek olursak, Osmanlı, Uyvar Kalesi ve civarını topraklarına katmıştır. Avusturya tekrar vergiye bağlanmış ve aynı zamanda savaş tazminatı da ödemesi gerektiği bildirilmiştir.

2- Macarların Yardım İsteği

Vasvar Anlaşması, Macaristan’daki çatışmaları engelleyemedi. Habsburglar, Orta Avrupa’da tam hakimiyet kurmak istiyordu. Macaristan’ı hakimiyet altına almak için, milli direnişin temeli olan Macar Protestanlığı tamamen yok edilmeliydi.

Macarlar, Habsburgların niyetini anlaşmıştı ve isyan bayrağını kaldırdılar. 1670’te Yukarı Macaristan ayaklandı. İmparator, şiddetli önlemlerle isyanı bastırdı ve isyanı düzenleyenler Viyana’da idam edildi. Fakat bazı asiler Protestan kimliğiyle bilinen Erdel Beyliği’ne sığındılar, yani Osmanlı’nın hakimiyet bölgesine.

Macarlar, Bab-ı Ali’ye yardım isteği gönderdiler. Fakat Köprülü Ahmed Paşa, zannımca kaybedilen St.Gotthard Savaşı’nın etkisinde kalarak bu yardım isteğini kabul etmedi. Avrupa devletleri, 30 Yıl Savaşları sonucunda silah teknolojilerini önemli ölçüde geliştirmişlerdi ve Osmanlı’nın iç sorunlarını bitirip toparlanması için zamana ihtiyacı vardı.

Fakat 1676 yılında Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, genç bir yaşta (41 yaşında) vefat eder. Ölüm sebebi olarak çok çalışması gösterilir. Bu ölüm Osmanlı için çok önemli bir kayıp olmuştur.

Onun yerine 8 Kasım 1676’da Kara Mustafa Paşa sadrazam olur. Mustafa Paşa kendine güvenen, hırslı biridir. Macaristan’daki asilerin davasına ilgi gösterir. Avusturya ile siyaset yapma taraftarıdır. Bu sebeple isyancıların lideri Tököli İmre’ye yardım etme kararı alır.

Ve Avusturya İmparatoruna mektup gönderilir. Mektupta, Tököli ve yanındaki Macarların Osmanlı’ya sığındığı ve Osmanlı tebaası sayıldığı, bu sebeple Avusturya’nın bunlara gönderdiği ordunun çekilmesi gerektiği, yoksa bunu barışa aykırı bir hareket olarak görecekleri yazmaktaydı.

Tököli İmre

Tököli’ye asker yardımı da yapılır ve böylece Avusturya ile Osmanlı arası ilişkiler gittikçe kızışır. Kara Mustafa Paşa, büyükçe bir orduyu sınıra yollar ve Osmanlı’yı 16 yıl uğraştıracak olan savaşın ilk işaretleri verilmiş olur.

Avusturya’nın barış atakları Kara Mustafa Paşa tarafından geri çevirilir. Osmanlıların Avusturyalılara önerdiği teklifler de İmparator tarafından kabul edilmez. Mustafa Paşa, Padişah’ı bu savaşın gerekliliği konusunda ikna eder. Ve nihayetinde 17 Ağustos 1682’de tuğ-i hümayun Davud Paşa sahrasına dikilir. Bunun anlamı, savaştı.

3- Osmanlı Ordusu Harekete Geçiyor

Osmanlı Padişahı ve İslam’ın Halifesi 4.Mehmed, Edirne’ye kadar orduya eşlik eder. Kırım Hanı’na bir hatt-ı hümayun gönderilerek savaşa katılması emredilir. Tököli’ye tuğ ve sancak verilerek Orta Macar Kralı ilan edilir. Ve son olarak  Kara Mustafa Paşa, Yanık (Raab) Kalesi’nin fethi için serdar olarak atanır.

Esseg’te (Bugünkü Osijek) Kırım Hanı, 100.000 kişilik bir orduyla sefere katılır. Bu şehirde devlet adamlarının ve komutanların katılımıyla bir meşveret kuruldu. Ve meşveret meclisinde Kara Mustafa Paşa, şaşkınlık yaratan düşüncelerini öne attı. Aslında onun hedefi, Yanık’ı almak değildi. Onun hedefi Viyana’ydı.

Bu fikri sebebiyle Kara Mustafa Paşa’ya karşı çıkmak isteyenler oldu. Fakat o, “Viyana Seferi aleyhine kim bir söz söylerse hiç merhamet etmem, katlederim.” diyerek yüreklere korku salmış ve Budin Valisi İbrahim Paşa dışında ona karşı çıkma cesareti gösteren olmamıştır.

Kara Mustafa Paşa’nın aldığı bu radikal karar ile Osmanlı Orduları’nın yönü Viyana’ya çevrilmişti. Avusturya’nın başkentine. Ve bu karar, ilerde büyük felaketlere yol açacaktı.

Bu yazı serisinin sonraki kısmında görüşmek üzere….

Yusuf İkbal Aldemir

Kaynakça:

Devlet-i Aliyye-Halil İnalcık

Kayı 7-Ahmet Şimşirgil

 

Geometrik Büyüme:”Sayıların Katlanarak Artışı”

Geometrik Büyüme:”Sayıların Katlanarak Artışı”

Çok eski bir zamanda Pers ülkesinde bir vezir “Krala Ölüm” adlı 64 siyah ve kırmızı kareli bir tahta üzerinde oynanan bir oyun oluşturmuş. Oyunda değişik hareketleri ve güçleri olan taşlar bulunmaktaymış ve bu taşların en güçlüsü kral imiş. Oyundaki görev, düşman kralını öldürmekmiş.

Bahsettiğim oyun, hepimizin bildiği satrançtan başka bir şey değil. Kral bu satranç oyununu çok sevmiş ve vezirine, “Dile benden ne dilersen!” demiş. Veziri düşünmüş ve: “Ben tok gözlü bir insanım. Sadece küçük bir ödül isteyeceğim.”

Ve istediği ödülü söylemiş. Tahtanın üzerindeki kareleri göstermiş ve ilk kare için tek buğday, ikinci kare için ilk karedekinin iki katı yani dört buğday, üçüncü karede de ikinci karedeki buğday sayısının iki katı kadar buğday… şeklinde giderek son karedeki buğday sayısı kadar buğday istediğini söylemiş.

Kral, böyle bir icat için böyle küçük bir ödül verilemez, diyerek vezire daha iyi ödüller önermiş. Kendisine mücevherler, saraylar teklif etmiş ama vezir kabul etmemiş. Bunun üzerine istediği ödülün kendisine verilmesine karar verilmiş.

Yetkili kişi, saymaya başlamış: 2,4,8,16,32,64,128,256,512….. Ancak 64. Kareye gelindiğinde bulunan sayı o kadar fazlaymış ki, ülkeyi bırakın dünyadaki tahıl üretiminden çok çok fazlaymış: 18 kentilyon tane buğday!

Matematiğin tekrardan katlamalar dünyası, hayatın pek çok yerinde karşımıza şaşırtıcı bir biçimde çıkmaktadır. Bu yazımda bunları ele alacağım.

Mesela ikiye bölünerek çoğalan basit bir bakteriden başlayalım. Oluşan bakteriler çok kısa sürede tekrar ikiye bölünür ve bu durum böyle devam eder. Uygun koşullarda yaklaşık her 15 dakikada bir bu sayı öncekinin iki katına çıkmış olur. Bu saatte 4, günde 96 kez 2’ye katlanma demektir ve bakteriler çok küçük ve hafif de olsalar, sadece 2 gün sonra Güneş’in ağırlığına ulaşacaklardır!

Peki neden hala dünya, bakteriler tarafından istila edilmiş halde değil? Çok şükür, böyle bir durum asla gerçekleşemez çünkü bu büyüme illa ki bir doğal engele takılır. Ya böcekler besinsiz kalır, ya birbirlerini zehirler ya da bunun gibi olaylar gerçekleşir. Bu doğal engeller olmasaydı, AIDS vakalarının inanılmaz artışı ile dünya üzerindeki herkes ölürdü.

Başka bir duruma bakalım şimdi de. Büyük büyük dedenizin, 200 yıl önce bir bankaya %5 faizle 10 dolar yatırdığını düşünelim. Bu para günümüzde 172.925.81 dolar olacaktı…..

NÜFUS PATLAMASI

Nüfus patlaması sorunun temelinde buğun ele aldığım katlanarak büyüme vardır. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde doğumlar ve ölümler hemen hemen eşitti ve bu nedenle nüfus değişmiyordu. Buna “durağan durum” deniyor. Fakat bilimsel çalışmalar sonucunda tıp alanındaki gelişmeler, insan ömrünü uzatmaya başladı. Hastalıklara karşı geliştirilen aşılar veya ilaçlar sonucunda, büyük ölümlere sebep olan hastalıklar önlenilmiş oldu.

Fakat bu durum, ölüm sayısının gittikçe azalmasına ve dolayısıyla da insan nüfusunun artışına neden oldu. Bu artış ilk başlarda çok düşük bir miktarda olsa da, katlanarak büyüme veya İngiliz din adamı Malthus’un dediği gibi “geometrik büyüme” sebebiyle zaman geçtikçe bu artış hızlandı. Artık dünya nüfusunun ikiye katlanması sadece yaklaşık 40 yıl gibi bir zaman alıyor.

Malthus, “Katlanarak büyüyen bir nüfus, gıda üretimindeki her türlü artışı yetersiz kılacaktır.” demişti.

Şu sıralar dünya nüfusu yaklaşık 7.5 milyar kişidir. Bu sayının yaklaşık 40 yıl sonra 15 milyar, 80 yıl sonra 30 milyar ve 120 yıl sonra 60 milyar olması bekleniyor. Bu kadar çok insanı dünya kaynaklarının doyurabileceğine inanmak güçtür.

Peki bunun çözümü ne? Bunun cevabını sizin hayal gücünüze bırakıyorum.

Herkesin 2 ebeveyni, 4 büyük ebeveyni, 8 büyük büyük ebeveyni vardır ve her kuşakta atalarımızın sayısı 2 katına çıkar. Bir kuşağın 25 yılı kapsadığını düşünürsek 64 kuşak öncesi, yani 1600 yıl öncesinde Hunlar zamanında herkesin 18,5 kentilyon atası olması gereklidir! Hem de bu sayının içinde ikinci dereceden akrabalar bile yoktur! Fakat bu olasılık dışıdır çünkü o zamanın dünya nüfusu, böyle bir rakamın çok çok altındadır. Demek ki bir şeyi unuttuk.

Hesabı yaparken kuşaklar boyu, herkesin atasının farklı kişiler olduğunu varsaysaydık sonuç böyle çıkmazdı. Tabi ki aynı kişi, farklı bağlantılarla pek çok kişinin atası olabilir ve hatta dünyadaki herhangi iki kişinin akraba olduğunu, zamanda yeterince geri gidersek ortaya çıkarabiliriz. Dünyadaki her insanın, aslında uzaktan da olsa akraba olduğu iddiası buradan gelmektedir.

ÜRKÜTÜCÜ GÜÇ

Nükleer parçalanma kavramı Leo Szilard tarafından 1933 yılında ortaya atılmıştı. Szilard, atom çekirdeğindeki muazzam gücün insan müdahalesiyle ortaya çıkarılıp çıkarılamayacağını merak ediyordu. Atom çekirdeğine yüksüz olan nötron fırlatılırsa ne olacaktı?

Bir gün düşüncelerine dalmışken aklına bir fikir geldi. Bir nötron tarafından vuruluğunda 2 nötron fırlatan bir kimyasal element olabilirdi. Szilard’ın aklında katlanarak büyüyen bir zincirleme nükleer tepkime modeli oluştu.

Szilard, böyle bir element bulunursa ortaya çıkan enerjinin kontrollü kullanım durumunda bir kentin 1000 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabileceğini, birden boşaltılırsa ise bir kenti yok edebileceğini hesapladı.

Şimdi sıra o elementi bulmaya gelmişti. Szilard Amerika’ya göç etti ve kendisine nötron fırlatıldığında daha fazla nötronla karşılık veren bir elementi aramaya başladı. Ve sonunda Uranyum’un iyi bir aday olduğuna karar verdi…

İşte bazen şaşırtıcı, bazen ürkütücü olan sayıların katlanarak büyüme dünyası. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle..

Yusuf İkbal Aldemir

Kaynakça:

Carl Sagan/Milyarlarca ve Milyarlarca

http://www.worldometers.info/tr/

Günümüz Dünya Sorunları/ Fatih Aydın

Laplace’in Şeytanı ile Bilimsel Determinizm

Laplace’in Şeytanı ile Bilimsel Determinizm

Modern bilim geliştikçe ve evrenle ilgili yeni bulgular hızla ortaya çıktıkça, bilim insanları evrendeki her şeyin fizik yasalarıyla belirlenmiş olduğu, bu belirlenmiş olayların gerçekleşmesinin zorunlu olduğu ve yeterli bilgiye ulaşılabilirse insanların da olacak olayları kesin bir şekilde öngörebilecekleri düşüncesine kapıldılar. Bu fikir, “Bilimsel Determinizm” adıyla bilinir. Bu yazıda sizlerle Fransız Matematikçisi Pierre Simon Laplace’in bu konuyla ilgili fikirlerinin doğruluğunu tartışacağız ve bilim tarihinde kısa bir yolculuk yapacağız.

Bilimsel Belirlenebilirlik Doktirini (1814)

Fransız matematikçisi Pierre Simon Laplace, 1814’de bir makale yayımladı. Bu makalede deterministik evren görüşünü tartışan dünyaya, bu görüşün haklılığını kanıtlamak için hayali bir kavram sundu. “Evrendeki her şeyin durumunu bilebilen bir beyin”. Gelin şimdi, sizlerle yayınlanan makalenin kendisini okuyalım:

“Evrenin şimdiki halini, geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek ve bunun, bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaba katarak bir hesap yaparsa, hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de aynı geçmiş gibi, onun gözlerinin önündedir.”

Bilim camiası tarafından Laplace’in Şeytanı olarak adlandırılan bu beyin, gerçekten de geleceği bilebilir miydi? Evren deterministik miydi, yoksa asla öğrenemeyeceğiz veya öngöremeyeceğimiz şeyler var mıydı? Geleceğimiz kesin bir şekilde belirli miydi, yani özgür irade denen şey sadece bir yanılsamadan ibaret miydi? Şimdi, bu sorulara beraber yanıt arayalım.

Düşünelim ki, bir bilgisayarımız var. Ama normal bir bilgisayar değil bu. Öyle ki, her türlü hesaplamaya gücü yetiyor ve normal bilgisayarlarımızın milyonlarca katı daha fazla veri depolayabiliyor. Bu süper bilgisayarımızı alıp bir bilardo salonuna gidelim. Bir masanın yanına oturalım ve ilk vuruş yapılmadan önce bilgisayarımızı çalıştırıp, vuruşlarda topların nasıl dağılacağını bulmasını isteyelim. Sizce bilgisayarın bu soruyu cevaplaması için hangi bilgilere ihtiyacı olabilir?

Cevaplarınızı duyar gibiyim. Topa vuruş hızı, topa ıstakanın vuruş açısı, topun çapı vb. diye düşünmüş olabilirsiniz. Fakat bunlar, bu işlemin cevabını bulmak için verilmesi gereken bilgilerin çok küçük bir kısmı. Gelin Dirac madalyalı fizikçi Michael Berry’nin bu soru için yaptığı açıklamaya göz atalım.

Michael Berry’nin yaptığı hesaplamalara göre, bu çarpışmaları kesinlik derecesinde doğru hesaplayabilmek için masanın yanında duran kendimizin, kütle çekimi etkisini hesaplamamız gerekiyor! Böyle küçük bir kuvvetin topa nasıl etki edebileceğini düşünmüş olmalısınız. Fakat bir şeyi kesinlik derecesinde bilmek, bunu gerektiriyor. Orada olan her atomun ve hatta uzakta oraya gelecek her atomun durumunu bilmemiz, en küçükten en büyüğe tüm kuvvetleri hesaplamamız ve daha sayamacağımız birçok parametreyi bilmemiz gerekiyor.

Tam şu anda, “Tamam, çok parametre var ama bunları hesaplayabilecek süper bir beyne sahip olma ihtimalimiz az da olsa var” diyebilirsiniz. Ama bir noktayı kaçırdınız, daha doğrusu ben yazmadım. Atomüstü dünyadaki hareketler, bilinen fizik yasalarıyla çözümlenebilse de bu işin bir de kuantum denen, deterministlerin başına bela olan, en zekilerimizin bile anlamakta zorlandığı bir dünya var. Bu kuantum dünyasına birazdan değineceğim ama önce basit olayların karmaşık olaylara yol açabildiğini öne süren Kaos Kuramı ile ilgili kısa bir bilgi paylaşmakta fayda var.

Kaos Kuramı

Aslında Kaos Kuramı, bir bilimsel kuramın özelliklerini taşımaz yani aslında bir kuram değildir. Ama bilim camiasına ilk açıklandığı zaman “Kaos Kuramı” şeklinde servis edilmiş ve o günden bugüne değişmeden kalmış.

Size, bu kurama büyük bir katkı sağlayan Edward Lorenz’den bahsedeceğim. Amerikalı Meteorolog ve Matematikçi olan kendisi, bir gün yine her zamanki gibi erken dönem bilgisayarı LGP-30’u açmıştı. Bilgisayarında hava simülasyonları ile ilgili çalışmalar yapıyordu. Bilgisayara değerler giriyor ve simülasyon ile çıkan sonucu analiz ediyordu.

Bir ara, simülasyonu kapatıp tekrar açması gerekti. Bilgisayara girdiği değerleri, unutmamak için çıktı aldı. Daha sonra simülasyonu tekrar açtı ve çıktıdaki değerleri girdi. Normal olarak, sonucun aynı çıkmasını bekliyordu. Fakat sonuç, beklediği gibi olmadı. Neden böyle bir sonuç aldığını ise kısa sürede anlamıştı.

Sorun şuydu: Bilgisayara girilen veriler sıfırdan sonra 6 basamağa sahipti, yani mesela 0,506127. Ama bilgisayar çıktı verirken son 3 basamağı yazmıyor ve ilk 3 basamağa yuvarlayıp veriyordu yani 0,506.

Sonucun bu denli fazla değişmesinin sebebi sadece 0,000127’lik miktar yüzündendi. Bu olay Newton’un ağaçtan düşen elması gibiydi, Lorenz’e ilham verdi. Lorenz de bu olaya bir romandan esinlenerek “Kelebek Etkisi” adını verdi. Kısaca şöyle idi:

“Bir kelebeğin kanat çırpması, aylar sonra dünyanın başka bir yerinde fırtınaya sebep olabilir.”

Bunu bir düşünce deneyi olarak nitelendirebiliriz. Yani gerçek olması imkansıza yakın bir ihtimal ama konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Bilimde o güne kadar basit olayların basit durumlara, karmaşık olayların da karmaşık durumlara yol açtığı düşüncesi hakimdi. Fakat Kaos Kuramı’nın bu tür düşünce deneyleri, basit olayların karmaşık olaylara yol açabildiği yeni bir ufuk sunuyordu.

“Tanrı zar atmaz” sözünü bir yerlerden duymuşsunuzdur. Bu söz Einstein’ın deterministik evren inancını açıklayan bir sözdür. İşin ilginç tarafı kendisinin çalışmalarının, determinizmin öncülerinden Newton’ın yasalarını alt üst etmesiydi.

Einstein ve Görelilik (1905, 1915)

Newton, determinizmin öncülerindendi. Ünlü kitabı Principia, evren yasalarını o döneme göre harika bir şekilde açıklıyordu. Bu yüzden hızla kabul görmüştü.

Newton’un anlayışı basitti. Evrendeki doğa yasaları sabittir, asla değişmez. Bu doğa yasalarıyla ilgili yeterli bilgiye sahip olursak geçmişte ne olduğunu ve gelecekte ne olacağını öğrenebilirdik. Bu anlayışta o kadar ileri gitmişti ki, gelecek sene o an ne düşüneceğimizi bile öğrenebilirdik! Yani, beyin de bu belirlenebirlik içerisine alınmıştı.

Fakat, bu fikirlerin ömrü, Ptolemy’nin fikirleri kadar uzun olmamıştı (şu dünya merkezli evren modelinin sahibi). Einstein 20. yüzyılın başındaki 15 yıl içerisinde, evrenin dinamiklerini harika bir şekilde açıklayan çalışmalarını bilim camiasına sunduğu zaman, Newton’ın fikirlerinin yanlış olduğu ve bazı değişkenlerin göreli olduğu anlaşılmıştı.

Einstein, determinizme ilk darbeyi vurmuştu vurmasına, ama halen determinist görüşün geçerli olduğunu savunmaya devam ediyorlardı. Fakat bir şey unutmuşlardı. O güne kadar hep atomu en küçük parça olarak kabul etmişlerdi.

Heisenberg Belirsizlik İlkesi (1927)

Warner Heisenberg, 1927’de Determinizm anlayışına büyük darbeyi işte bu teori ile vurdu. Kısaca bahsetmek gerekirse, kuantum düzeydeki parçacıkların momentumu ile konumunu aynı anda kesin bir şekilde ölçemeyeceğimizi anlatıyordu Heisenberg. Bir parçacığın momentumundaki belirsizlik ne kadar az olursa, konumu hakkındaki belirsizlik o kadar fazla olur.

Basitçe momentumu ne kadar doğru ölçersek, konumu o kadar yanlış ölçeriz.

Bir nesneyi görmemiz, o nesneyle aramızdaki foton denen ışık demetleri aracılığıyla olur. Bir parçacığı gözlemlerken kullandığımız ışık kaynağındaki fotonlar, o parçacığa çarpıp hareketini önemli ölçüde değiştirecektir. Bu durum, parçacığın momentumu ile konumunu kesin doğrulukla ölçmemizi bu yöntemle “imkansız” kılar.

Schrödinger’in Kedisi (1935)

Fizik, bize bir nesnenin sadece tek bir yerde bulunduğunu söyler. Yani kalem, masanın üstündeyse gerçekten de oradadır başka bir yerde değil. Fakat bir kedi, buna karşı gelmişti.

Schrödinger’in Kedisi, Erwin Schrödinger tarafından ortaya atılmış kuantum dünyasıyla ilgili bir paradokstur. Belirlenebilirliğin, kuantum mekaniğinde saf dışı kalmasına güzel bir örnektir. Kısaca şöyle anlatalım:

Schrödinger, bir kediyi kuantum mekaniği ile çalışan bir kutunun içine koyar. Kutunun içinde, bozunma zamanı belirli olmayan (hiç bozunmama ihtimali de olan) bir radyoaktif madde ve içinde zehirli sıvı olan bir şişe vardır. Radyoaktif madde bozunduğu zaman yaydığı ışınlarla şişe kırılacaktır ve zavallı kedi ölecektir.

Böyle bir durumda, kutunun dışında olan bizler için kedinin hala hayatta olup olmaması, bir belirsizliktir. Kedinin ne durumda olduğunu öğrenmemiz için kutuyu açmamız şarttır. Kutuyu açmadığımız sürece kedi, bizim için hem sağ hem de ölü olur. Bu ilk başta belirttiğimiz tekli sonuca karşı geliyordu. Kedinin canlı veya ölü olduğunu kesin olarak bilemeyeceğimizi söylüyordu.

Sonuç Olarak

Newton yasalarından Einstein’a, Heisenberg’den Schrödinger’in Kedisi’ne birçok fikri paylaştık. Peki ya sonuç olarak şu anki düşünce ne?

Deterministik bir evrende yaşıyor muyuz? Özgür irademiz var mı, yoksa bu sadece bir yanılsama mı? Bu iki sorunun cevabını size Jim Al Khalili, şöyle veriyor:

  1. Deterministik bir evrendeyiz. Özgür bir irademiz var, kaderimiz önceden belli olabilir fakat öngörülemez!
  2. Deterministik bir evrendeyiz. Her hareketimiz öngörülebilir yani özgür irade diye bir şey yok!
  3. Deterministik bir evrende değiliz, evrenin kendi yapısından kaynaklanan raslantısallık var ki bu da bizi özgür irade sahibi yapar!
  4. Deterministik bir evrende değiliz ve özgür irademiz de yok, olaylar rastgele oluyor!

Bilim insanları, din bilimciler ve filozoflar, uzunca zaman özgür iradenin varlığını tartıştılar. Özgür iradeye sahip olmadığımızı düşünebilirsiniz cevap size kalmış fakat bu durum şu gerçeği değiştirmez:

“Sonsuz sayıda olası gelecekten hangisini yaşayacağımızı belirleyecek olan şey, kendi hareketlerimizdir.”

Yusuf İkbal Aldemir

Kaynaklar
1. Stephen Hawking – Zamanın Kısa Tarihi
2. Jim Al Khalili – Paradoks
3. John D Barrow – Bilmediğinizi Bilmediğiniz 100 Temel Şey

Termodinamiğin İkinci Yasası: Maxwell’in Cini

Termodinamiğin İkinci Yasası: Maxwell’in Cini

Bir bilim insanına, modern bilimin en büyük yasası nedir diye sorarsanız; büyük ihtimalle size termodinamiğin ikinci yasasından bahsedecektir.

Bu yasayı aslında daha ilkokuldayken öğreniriz fakat bize sadece buz dağının görünen kısmı öğretildiği için, asıl gizemden mahrum kaldık. İlkokulda öğretilen bilgi şuydu:

“Kaynar bir çaya soğuk bir kaşık atarsanız, ısının sıcaktan soğuğa doğru akmasıyla sıcaklıklar dengelenir.”

Yukarıda yazdığımız gibi, enerjinin sıcaktan soğuğa aktığını hepimiz biliyoruz. Yani bunda bu kadar büyütülecek ne var diye düşünebilirsiniz. Fakat birazdan bu yasanın derin sularına doğru bir yolculuk yapacağız ve ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız.

Maxwell’in Cini

İçinde hava olan iki kutu düşünelim. Bu kutular, aralarında yalıtılmış bir duvar ile ayrılmışlar. Bu ara duvarın içinde de bir kapak var. Bu kapak, bir molekül yaklaştığında hızla açılıyor ve molekül diğer kutuya geçer geçmez kapanıyor. Böyle bir kutu, bizim için şu an pek bir şey ifade etmiyor. Nitekim, hızlı moleküller yine birbirlerinin tarafına geçecek ve sıcaklık dengesi, sıcaktan soğuğa giderek sağlanacaktır. Fakat buradaki sıkıntı, önceki yazımızda belirttiğimize çok benzerdir. Geçen seferki yazımızda Laplace’in Şeytanı’ndan bahsetmiştik. Burada da Maxwell’in Cini’nden devam ediyoruz; bu olağanüstü varlıklar, bilimin sınırlarıyla uğraşmamızda çok yardım ediyorlar.

Şimdi, kafamızda oluşturduğumuz kutunun başına bir cin koyalım. Bu cin, havadaki moleküllerin hepsini görebilecek kadar keskin bir göze sahip. Bir molekül kapağa yaklaştığında, bu cinimiz devreye giriyor. Cin, sol kutudan sağ kutuya gelen moleküllerden, sadece hızlı gidenlere kapağı açıyor ve sağdan sola gelen moleküllerden de, sadece yavaş gidenlere kapıyı açıyor.

Maxwell'in Cini'nin şematik gösterimi.
Figür 1. Maxwell’in Cini’nin şematik gösterimi.

Peki ne olacaktır? Basit bir mantık ile, hızlı gidenlerin bir tarafta, sıcak gidenlerin de diğer tarafta toplanacağını söyleyebiliriz. Bunda ne var diye düşünüyorsanız okumaya devam edin.

Termodinamik Yasaları

Termodinamiğin 4 yasası var. İsminden de anlaşılabileceği gibi, bu yasalar enerji ve ısı ile ilişkili. Fakat bizim şimdi üzerinde duracağımız olanı ikinci yasadır.

Birinci yasa; enerjilerin birbirlerine dönüşebileceğini, yer değiştirebileceğini ama asla yok edilemeyeceğini veya yaratılamayacağını söyler. Hepimizin bildiği bu gerçek, aslında çok derin sulara kapı açar. Anlayabileceğiniz gibi bu ilk yasa, ikinci yasanın temellerini oluşturmaktadır.

İkinci yasa ise, her şeyin soğuyacağını, eskiyeceğini yani entropisinin her zaman artacağını ifade eder. Sıcak bir suya buz attığımızda, buzun neden amansızca eridiğini bu yasa açıklar. Çünkü ısı, her zaman sıcak sudan soğuk buza doğru hareket edecektir, tersine doğru değil.

Fakat sanırım bu noktada konuyu daha iyi anlamak için, entropi kavramından bahsetmemiz gerekiyor.

Entropi

Eğer ana dalınız fizik değilse, entropiyi anlamanız çok zor olabilir (meraklılar hariç). Çünkü entropi, durumlara göre değişkenlik gösteren çok geniş bir kavramdır ve beyninizin sınırlarını zorlar. Bu nedenle entropiyi ne kadar iyi anlatsam da aklınızda bir yerlerde bu kavram havada kalacaktır.

Bir şeyi anlatmanın en kolay yolu, onu örneklerle açıklamaktır. Bu nedenle örnek vererek devam edelim. Sırayla dizilmiş bir kart destesi düşünün: Mesela iskambil kartları. İskambil kartlarını marketlerden ilk satın aldığınız zaman, size düzenli bir şekilde gelir. İşte bu durumda iskambil kartlarının entropisi sıfırdır. Çünkü entropi dediğimiz şey, düzensizliğin ölçüsüdür. Bir şeyin ilk hali, aynı zamanda o şeyin düzenli hali olarak kabul edilir. Bu nedenle iskambil kartlarının entropisi sıfırdır.

Ama oyuna başlanırken kartlar dağıtılır ve o düzenli hal, birden düzensizleşir. Oyunda kartlar, birbirinin içine geçer ve her kart farklı yerlere kayar. İşte bu durum, entropinin arttığı durumdur.

Peki, iskambil oynamaya devam edelim. Oyun oynamaya devam ettik, ettik, ettik. Sizce en son kartlar toplandığı zamanki kart diziliminin, ilk dizilimle aynı olma olasılığı nedir? Bu ihtimal, sizi beyninizin derinliklerinde bir yolculuğa çıkarabilir ama durun. Size söyleyebileceğim en net şey, bunun neredeyse imkansız olduğudur.

İşte termodinamiğin ikinci yasası, tam da bunu ima eder. Evreni iskambil kartları gibi düşünmemizi ve evren var oldukça, entropisinin artacağını söyler. Hatta zaman kavramını da bu işin içine sokabiliriz. Zamanın akış yönünün, entropinin arttığı yön olduğunu ifade edersek, bu yanlış bir ifade olmaz.

“Entropinin daima arttığı yasası, yani termodinamiğin ikinci yasası, bana göre tüm doğa yasaları arasında baş köşeyi hak ediyor. Eğer kuramınız termodinamiğin ikinci yasasına kaşı geliyorsa hiç ümidi yok demektir, utanç içinde yerle bir olması kaçınılmazdır.”
-Arthur Eddington (İngiliz Gök bilimci)

Sanırım kafanızda belli bir ön fikir oluştu. Öyleyse hemen bu öğrendiklerimizi Maxwell’in Cini ile kıyaslayalım. Maxwell’in Cini dediğimiz cin, her molekülün özelliklerini görebilecek keskin bir göze sahipti ve bu özelliği sayesinde hızlı molekülleri bir tarafa, yavaş molekülleri bir tarafa topladı. Bu ne demektir? Entropinin azalması. Öyleyse Arthur Eddington’un bu kadar değer verdiği bu yasa, yıkılmış mı oldu? Olayın ne olduğu yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor. Hadi o zaman, hep beraber bu iddiayı deşifre edelim.

Leo Szilard

İşte aklımızı karıştıran ve bildiklerimizi gözden geçirten bu paradoksun çözümünü yapan adamla tanışın: Leo Szilard.

Leo Szilard, Macar asıllı bir mucit. Çok büyük buluşlarını anlatmak için elektron mikroskobunu ve doğrusal parçacık hızlandırıcısı gibi müthiş işlere imza attığını söylememiz yeterli sanırım. Bu çalışkan insan, 1929 yılında bilim dünyasını sarsan bir makale yayımladı. Makalenin ismi, “Akıllı varlıkların müdahalesi ile bir termodinamik sistemdeki entropinin azalması üzerine” idi.

Herhalde makalenin başlığından, ne ile ilgili olduğunu anlamışsınızdır. Öyleyse ne bekliyoruz, hemen Szilard’ın beyninde bir sörf yapalım.

Kutulara yüzer tane molekülü rastgele yerleştirelim. Her iki kutuda da ortalama sıcaklıklar da eşit olsun. Cinimizi kutuların başına koyuyoruz. Cin, sol kutudaki 50 hızlı molekülü sağ kutuya, sağ kutudaki 50 yavaş molekülü de sol kutuya geçiriyor. Bunu yaparken, kapağı 100 kere açıp kapatıyor. Aklınıza gelmiş olmalı, bu cin kapakçığı açarken enerji harcamıyor mu? Bir şeyler üretmeye başladık. Evet, cinin bu kapakçıkları açarken harcadığı enerji, ne kadar az olursa olsun, entropiyi düşürmenin bedelidir. Ama bir dakika. Bu kapakçıkları açmak için ne gerekiyordu? Enerji tek başına yeterli mi?

Bilmek. Cevap buydu. Bilmenin de bir enerjisi vardı.

Cinin, kapakçıkları açmak için moleküllerin özelliklerini bilmesine ihtiyacı vardı. Cin, moleküllerin hızını hesaplayacaktı ve bu hızı hesaplarken de enerji harcamak zorundaydı. Beynini kullanması için enerji gerekiyordu. Beynimizde ne kadar çok bilgi bulunursa, beynimizi o ölçüde düzenlemiş oluruz ve bu entropiyi azaltır. Bu durumda kutuda artan entropiyi dengelemiş oluruz. İşte sorunu böyle çözeriz, bilmenin enerjisi ile.

Yusuf İkbal Aldemir

Referanslar
1. http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/bs.3830090402/abstract
2. Joanne Baker, Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Fizik Fikri
3. Carl Sagan, Milyarlarca ve Milyarlarca
4. Jim Al Khalili, Paradoks
Figürler
1. https://commons.wikimedia.org/wiki/User:Htkym

Yıldızlara Ulaşmak:”Starshot Projesi”

Popüler bilimin gündeminden hiç çıkmayan, herkesin aklını bir süre meşgul eden bir konunun üstünde duracağız bugün: Işık hızı.

İnsanlığın evreni anlama çabası, onu önce gökyüzüne bakmaya yöneltmiştir. Onun merakı, gökyüzünün ötesine çıkınca devreye teleskoplar girmiştir. İnsan, evrende hep daha ileriyi görmek istemiş ve teleskopların kalitesi, zaman geçtikçe daha da artmıştır. Fakat bugün, en kaliteli teleskoplarımızla dahi, evrenin yalnızca çok ufak bir bölümünü inceleyebilmiş durumdayız ki bu gördüklerimiz de, evrenin genişleme hızıyla kısıtlanan, görünebilir evrenin sınırlarından oluşuyor.

Buna üzülmek mi gerekir, yoksa sevinmek mi? Evrenin çok çok büyük olduğunu ve halihazırda da siz bu yazıyı okurken, evrenin hala genişlediği gerçeğini de göz önünde bulundurursak, evreni anlamak artık çok daha zorlaştı. Bilim insanları, insanlığın hız limitinin ışık hızı olduğunu, bizlere bariz bir şekilde göstermişlerdir. Bu da insanları “Madem öyle, o zaman hız limitine yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşalım!” demeye sevketmiştir.

İnsanlığın bu hedef yönünde yaptığı çalışmalar halen devam ediyor. Peki insanlar, her zaman yaptıkları gibi bu çalışmaları da doğadan ilham alarak gerçekleştirebilirler mi?

Müonlar

Dünya atmosferimiz her an uzaydan gelen kozmik ışınlar ile bombalanır. Müonlar, bu kozmik ışınların hava molekülleri ile etkileşimi sonucu oluşurlar ve ışık hızının %99’u bir hıza sahiptirler. Fakat sadece 2 mikrosaniyelik bir ömürleri vardır. Ufak bir hesap yaptığımız zaman, müonların ömürleri ve hızlarını göz önünde bulundurarak, onları yeryüzünde göremeyeceğimizi söyleyebilirdik. Fakat işin ilginç kısmı, bunun mümkün olduğu…

Eğer bir müon olsaydık, zaman bizim için bilinen ölçütlerin dışına çıkardı ve çok çok daha yavaş akardı. Klasik hesaplamaların sonucunun aksine, yeryüzüne kolayca ulaşırdık. Bunu gören bilim insanları, zamanın ilginç dünyasını biraz daha keşfetmiş oldular.

Starshot Projesi

Bilim insanlarının yaptıkları çalışmalar her ne kadar müonlar gibi olmaya yetmese de, sonunda bir çözüm yolunun var olduğunu söyleyebiliyorlar: Starshot projesi.

Bir süre önce Yuri Milner isimli bir milyarder, oldukça büyük bir bütçe ile bilgisayar çipi boyutundaki uzay gemilerinin geliştirilmesi ile ilgili önemli bir araştırma programı başlatmıştı. Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in de destek verdiği araştırmada, “çok küçük ama çok hızlı” uzay araçlarının yapılabilirliği ile ilgili araştırmalar yapılmaktaydı. İnsanlar ve bazı araştırmacılar, bunun teknolojik yetersizlik sebebiyle gerçekleşemeyeceğini söylese de ünlü fizikçi Stephen Hawking, geçtiğimiz yılda bu konuyla ilgili önemli bir açıklama yapmıştı.

Bu açıklamasında Hawking, kulağa şaşırtıcı gelse de bunun mümkün olabileceğini ifade etmişti. Hawking, bilgisayar çipi boyutundaki çok sayıda yelkenli uzay gemisinin, çok güçlü bir lazer itkisi ile ışık hızının %20’sine ulaşılabileceğini öne sürdü.

Bu çip boyutundaki gemiler, içlerindeki mikro araçlar ile, evreni anlama noktasında bize büyük bir katkı sağlayabilir. Fakat, her şeyin henüz teorik olarak belirtildiğini söylemekte fayda var. Çalışmalar halen devam ediyor ve Hawking, 30 yıl içerisinde bu projenin hayata geçirileceğini ifade ediyor.

Henüz 55 yıl önce ilk defa uzaya çıkan insanlık, bundan 30 yıl sonra yıldızlara ulaşabilecek mi? Bunu zaman gösterecektir.

Yusuf İkbal Aldemir


Kaynaklar
1. Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi
2. Serway & Beichner, Fizik 3, Modern Fizik
2. <http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/04/160413_yildizlararasi_yolculuk>
3. <http://www.space.com/32546-interstellar-spaceflight-stephen-hawking-project-starshot.html>
4. <http://www.independent.co.uk/news/science/starshot-project-stephen-hawking-and-mark-zuckerberg-to-send-tiny-rockets-to-alpha-centauri-in-most-a6981101.html>

BilimX, yaklaşık 2 senedir ürettiği 120'den fazla bilimsel makaleyi revize ediyor. Şu anda yazıların %30'u revize edilip yayınlandı. Kasım ayında tamamı bitirilip bilimseverlere sunulacaktır.  İyi Okumalar!